DÜŞÜNÇE » ozkulongan
Åžub 9

            EN İYİ

 Aradığımız dünya ömründe hep daim en iyiyi.

 Bilirmisin dünyada sen en iyiyi, Birkaçını bil de gelir zaten gerisi. Doktorun verdiği ilacı almayıp kendi bildiğini okuyan hasta olma, Zehirin olur inadın kendini bilgin sanma. Öz kul   olmanın yolu, en iyisini bilmekten geçer bunun yolu. Yolu bilsende, istigamettir sonuçu.En iyi neymiş bilelim, terbiyeden geçelim.

Bizemi düştü terbiye vermek, vermek değil reçeteyi göstermek. Uzatma artık kelamı, anlat neymiş kısaca öz kul en iyi.Dost; En iyi dost, en iyi yardımcı, eksiğini kapatan, öğüt verirken şişirmez seni.İş; İşlerin en hayırlısı neticesi en iyi olanı, sana bereket katanı.Kadın; Kadınların en iyisi Kocasına uygun davrananı, dik başlı olmayanı, iktisatlı, sır saklayanı.Övgü; en güzel övgü hakiki iyi insandan sana dökülen övgü.Amir; En güzel amir adaletli olup, sanki sırat ta yürüyen, merhametli, ağza bakmayan, Terin hakkını veren.Huy; En güzel huy, kişiyi takvaya hazırlayan, güzel ahlaklı, sabırlı huy.  Bunlar güzel sözler dinlersen ne ala, dinlemezsen huyun sana bela. Sonra sakın deme kötü huydan kendim ettim kendim buldum bela. Nasihatler bitmez çok dinlersin insanlardan, bir söz var söyleyelim unutmadan.

  İnsan, ateşi yastık, yılanları yatak edinirse elbette uyuyamaz.  İnsan,  dostundan  hıyanet bekliyorsa huzurlu olması ne mümkün. Hain dostun olmuş bilmemişsin sinsi yılan gibi sarmış beline, Zehirli dilini bala bulamış göstermiş sana, anlamaz mı zannetmiş bir gün çıkar herkesin foyası meydana.Sana yapılan kötülüğü affet erdemdir, çoktur sevap. Yok anlamaz ise kısas ile ver ona cevap.

 Kötünün kötülüğünden kimse kurtulamaz! Kötü, kötülük yapmaktan aciz de olsa inan mıknatıs gibi çeker bir Kötülüğü yanına. Durup dururken mahveder ne kadar varsa yakınında. Dostunu,  sevdiğini, eşini, kıymet verdiğini. Kötü çeker kendine helak eder seni. Uzak dur kötüden emin olmak istersen her türlü musibetten.Aleni suça  aleni ceza,   gizli suça gizli ceza! Olacak olur kim yener kaderi, kulluk sebat ister. Öz kullar sabırla pişer. İmtihandır her hali.

Dünyada güç sahibi olup da şımarmayan mı var?  Amaca erişip de gururlanmayan, azmayan biri mi var?   Arzularına kapılıp da zarar görmeyen mi var?Alçak ve cimri birinden iyilik bekleyen sonunda mahrum olmayacak mıdır? Kötülere karışıp da sonunda selamet bulan mı var?  

 Geçimsizlik belli bir sebep den kaynaklanıyorsa problem çözülebilir, affa kapı aralanabilir. Lakin sebepsiz geçimsizlik ve hoşnutsuzluk ise ümit yok demektir.Sebebe bağlı dargınlık, elbet ortada kaldırılacaktır. Sebebin ortadan kalkmasıyla akılların yerine gelmesiyle. Lakin ;

Eğer kavgalar kendini ispatlamak içinse Boşuna uğraşma ömür yetmez buna.

Sevgisini ve öğüdünü şükür bilmez bir hayâsıza yönelten adam kuru toprağa tohum ekmişe benzer.Kendini beğenmiş salağa akıl veren adam, ölüyle istişare eder ölüye danışana benzer yahut sağıra sır verene benzer.Söz etkilidir en güzel söz nasihat, öğüt. En kötü söz dedikodudur.Bir tatlı söz, bir tatlı dil sevdikçe sevdirir, hastaya şifa gelir.İnsanı insanın anlattığı gibi bilme o başka bilir bir başkası başka bilir. İnsanı, arkadaşını , eşini, dostunu başkasının ağzıyla değil kendi maharetinle tanı. Doğrulmayacak şeyi düzeltmeye çalışma, terbiye edilmeyecek  kişiyi terbiye etmekle uğraşma gücün üzülür mahzun olursun. Zira kesilmeyecek taşa kılıç vurulmaz.Nehrin suyu  denize varmadıkça tatlıdır. İçlerinde bir fesatçı çıkmadıkça ev halkı, yer halkı dirlik ve düzeni korur.En kötü düzenbazlık hiç yapmaması gereken kişiden umulmayan birinden gelen düzenbazlıktır. Her düzenbazın kanunudur kendi kazdığı kuyuya kendi düşer. Bugün olmazsa yarın. Söyleme sıkıntını düşmanlara aman! La Havle çekerler sevinirlerken bir yandan.

 “Umut eder insanlar başkalarının hayrını, Hayrından umudum yok getirme bari şerrini.�

  Kul bulunca mevkii,  parayı, pulu. İster mutlaka ensesine tokadı.Kalbini kırdığın kimseye istersen yüzlerce iyilik yap. Bir kere kırdın ya kalbini  Kalbi kırıktır hatırlar seni gördükçe.. Temre yaradan çıkar ama açısı yürekte kalır. Cimriye, hased  edene  dünya dar. Dünyayı versen sana ne kaldı ona bakar.Karşında halim selim, koyun gibi, ardından yırtıcı tıpkı kurt gibi.  Kim sayıp dökerse başkalarının ayıbını sana, Kuşkusuz sayıp dökecek senin kusurunu başkalarına.Her yan bakanı düşman sanma. Her kusurunu görmezden gelirde tam bakamaz sana.

 Her gördüğünü sokan yılan mısın sen, konduğu yeri harabeye çeviren baykuş musun sen, geldikçe elinden, dağlama hiçbir yüreği, yürekten gelen ah yerle bir eder dünyayı.

 Kötü demirden kim yapabilir iyi takım taklavat, Adam olmaz terbiyeyle hiçbir soysuz. Kıraç toprakta diken, bahçede lale biter. Herkes ektiğini biçer.Zulmü meslek edinen saltanat süremez, elbet bir gün burnu yere sürter.

 İnsanı Allah’tan en çok perdeleyen iki şey; Rızık endişesi ve halktan korkmaktır. Rızık endişesi, halktan korkmaktan daha şiddetlidir.Kalpler Allah’a tevekkül etmeden rahat yüzü görmezler.Eğer bilmek istiyorsan gerçek zenginlik insanlardan ümit kesmektir.

 Anlattık dilimiz döndüğünce aklımız erdiğince.Ne güzellikler var biz güzeli yaşadıkça, güzeli arayan güzeli bulur. Pis koku yakından geçene de siner, sen sen ola güzelden iyiden ayrılma.İnsana yakışan  gerçek vatana, cennete giden huylarla huylanmaya bak. Cennete yakışan insan ol. Şerefle ayrıl bu dünyadan. Öz kul hatırlatır namazı da, unutma sakın.

 Ey  Nas; emirdir sana kıl Namaz.Varoluş sebebin namaz, Yaratılanların en şereflisi sen insan, kılarsan namazı, alırsın bu sıfatı o zaman. Kılmazsan Namazı olursun (gibi) şeytan. Hainlik olmasın fıtratın. İşinde,  eşinde, dininde, vatanda,  evinde,  dostunda. Hain olma kimseye, hain insan cibilliyetsiz insan, katli vacip insan.

 Bir eksikliği var, havanın, suyun

 Bir eksikliği var insanların

 Sabrın uykusunda insanların

 Uyanışı bayram olacak bu dünyanın. Vesselam.

                                          Hacı Özkul Ongan

Åžub 6

       KELLE

Dünyadan taş kaldırsan hafiflermi dünyanın yükü,

Dünyada ölse bütün düşmanın,

Dünya sana mı kalır sanırsın.

Dünya bana gerek dersin

Dünya senin olsa bir lokma yersin.

Bitmez kindarların düşmanlığı

Kimse kalmasa da dünyasında

Yalnızlık onun kaderi.

Dinlemez nasihat kimseden

Düşmanlık onun gıdası.

İnsan değil aslında bir kütük, Şekle girmiş bir hödük.

İnsan gırtlak derdinde, Birbirini yeme derdinde.

Güçü üzülen atar kederi gönüle, ağlatan ağlar sonunda.

Vefa yoktur bu sevgisizlerde gülerek bakar yarına

Kibire esir olup düşman olma güzele.

 

Havaya girmiş insan, görürmü güzelliği,iyiliği

Paçasından hava verilmiş, şişirilmiş koyun gibi,

Sevene olmadı müdanesi, burnu kalkık havası,

Derisini yüzecek bekler kasabını.

Millet zanneder memnun halinden,

Görünce derisi yüzülmüş sırıtan kellesini!

 

Çibiliyetleri bozuk hor gör onları

Kabil ‘den gelir bunların soyu sopu.

Sen sözünde durmaya bak istigametten ayrılma,

Vermiştin sözü Kalü Belada,

İşte bu sözü tutma yeri bu dünya.

 

              Hacı Özkul

 

Oca 25

     ozkul-foto-2.jpg  TÜRBAN ,    TESETTÜR   ,   BAŞÖRTÜSÜ. KADININ HANIMEFENDİ OLMA NİŞANI;

 Yapılan bilimsel araştırmalarda“Kozmik Araştırmalar Merkezi’nde bir uzmanla, başörtülü ve açık kadınların MR benzer görüntülerini beraber inceledik. Beden bir alıcı verici gibidir, yayın yapar,yayın alır. Bedenimizdeki uç noktalardan muhtelif dalgalar alırız. Başını örtüp bu örtüyü boynunu kapatacak şekilde bağlayan kişinin, bedenindeki pozitif enerjinin kaçışını önlediğini gözlemledik. Başı açık, dekolte giysiler giymiş kadınların, enerjilerinin yarıdan fazlasını yitirdiklerinin kaydettik. Açık kadının bedenine bakan gözler, negatif enerjiyi ona aktarmakla kalmıyor, onun pozitif enerjisini de emiyordu. Örtünen kadınlarda bu bakışların olumsuz etkilerine rastlamadık. Türkiye’de de konuyla ilgili ölçümlemelerin yapılabileceği dört ayrı merkez vardır.�Prof. Ahmet Maranki / Gerçek Hayat dergisi,13 haziran 2003 Tarihli sayı.
Adım adım merak edilen soruları soralım : Başörtüsünün hükmü nedir? Başı açık gezmek insanı nasıl bir tehlikeye götürür?

Cevap:
Bu hususta Kur’an-ı Kerimde iki ayet mevcuttur. Bu ayetlerde Cenab-ı Hak gayet açık bir şekilde mealen şöyle buyurmaktadır:
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar.�(1) “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar, zinetlerini açmasınlar, bunlardan görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler.�(2)

Ayetlerde mü’min kadınların nasıl örtünecekleri, hangi yerlerini açabilecekleri açıkça belirtilmiyor. Fakat şu mealdeki hadis-i şerif ayetleri tefsir ediyor. Peygamberimiz (a.s.m.) baldızı Hz. Esma’ya hitaben, “Ey Esma! Bir kadın adet görmeye başlayınca el ve yüzünden başka yerini yabancılara göstermesi caiz değildir.�(3)

Demek ki, büluğ çağına gelmiş olan Müslüman bir hanımın başını kapatması hem Allah’ın hem de Peygamberin emridir. Yani yüz kısmı açık kalacak şekilde başın kalan kısmını, boyun ve göğüsleri örtmek farz-ı ayndır. Açmak ise bir farzın terki sayıldığından haramdır. Allah ve Resulünün emrini dinlemediği için günahkar olmakta büyük bir mes’uliyet altına girer. Günahkar olan kimse, bu günahından kurtulmak için tevbe istiğfar eder, Allah’tan affını diler.

“Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı anarak günahlarının bağışlanmasını isteyenler, hem de yaptıkları günahta bile bile ısrar etmemiş olanlar. İşte onların mükafatı, Rablerinden bir mağfiret ve ağaçları altında ırmaklar akan Cennetlerdir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Güzel amel yapanların mükafatı ne güzeldir.�(4)

Demek ki, bir tevbenin kabul olması, bir günahın affa liyakat kazanması için hiçbir mazeret yokken o günahta ısrar edilmemesi şartı aranmaktadır.

Bu husustaki bir hadisin meali şöyle:
“Mü’min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahtan el çeker, Allah’tan günahının affını dilerse, kalbi o siyah noktadan temizlenir. Eğer günaha devam ederse, o siyahlık artar. İşte Kur’anda geçen ‘günahın kalbi kaplaması’ bu manadadır.�(5)

“Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır� sözü mühim bir gerçeği dile getiriyor. Şöyle ki, bir günahı işlemeye devam eden insan zamanla o günaha alışır, terk edemez bir hale gelir. Bu alışkanlık onu gün geçtikçe daha büyük manevi tehlikelere sürükler. Günahın uhrevi bir cezasının olmayacağına inanmaya, hatta Cehennemin bile olmaması gerektiğine kadar gider. (6)

Böyle bir tehlikeye maruz kalmamak ve şeytanın telkinlerine kanmamak için bir an önce tövbeyi icap ettirecek günahı terk ederek insanın kendine çeki düzen vermesi gerekir.
1) Ahzah Suresi, 59,
2) Nur Suresi, 31,
3) Ebu Davut, Libas 33,
4) Al-i İmran Suresi, 135-136,
5) İbn-i Mace Zühd 29,
6) Lem’alar s7, Mesnev-i Nuriye s115.Kaynak: Mehmed Paksu Çağın GetirdiÄŸi Sorular  Toplumun kafasını karıştırıcı sanki bir dini emir deÄŸilde gelenek ve göreneklerden gelen bir alışkanlık gösterme çabasına karşılık ÅŸu   Soruyu muhatabına hemen sorarlar :     Örtünmemek ayıp mı, suç mu, günah mı?

Cevap:

Tesettür münakaşalarında üç kavram, birbiriyle karıştırılıyor: Ayıp, suç ve günah. Bir söz, bir hareket veya bir kıyafet toplumun değer hükümlerine ters düşüyorsa ayıplanıyor. Kanuna aykırı ise, suç sayılıyor. Dine muhalif ise, günah oluyor.

Bazı kimseler, kanuna aykırı olmayan bir şeyin günah da olmayacağını zannederken, bazıları, “herkesin işlediği bir fiilin günahlıktan çıkacağı� vehmine kapılıyorlar. Bunların her ikisi de fevkalâde yanlış düşünceler.

Ayıp, hiçbir zaman gerçeğin ölçüsü olamaz. Fikir, düşünce ve hareketlerini sadece çevrenin “ayıp� anlayışına göre düzenleyen insanlar, şahsiyetlerini topluma feda etmiş, kalabalıklara esir olmuşlardır.

Halbuki, toplumun her ayıpladığını “yanlış�, yahut her benimsediğini “doğru� kabul etmek mümkün mü? Böyle olsa, insanın her toplulukta ayrı bir şahsiyete bürünmesi, bukalemun gibi sık sık renk değiştirmesi gerekmez mi?

Batılı bir Konuşanın “insan aklının aczini� ortaya koyan şu ifadeleri, bu meselemizi ne güzel izah eder: “Bir insanın, babasını yemesinden daha korkunç bir şey düşünülemez; ama, eskiden bazı kavimlerde bu âdet varmış. Hem de bunu saygı ve sevgilerinden yaparlarmış. İsterlermiş ki ölü, böylelikle en uygun, en şerefli bir mezara gömülsün. Vücutları ve hâtıraları içlerine, tâ iliklerine yerleşsin. Babaları sindirme ve özümleme yolu ile kendi diri bedenlerine karışıp yeniden yaşasın. Böyle bir inancı iliklerinde ve damarlarında taşıyan insanlar için, anasını, babasını topraklarda çürütüp, kurtlara yedirmenin, en korkunç günahlardan biri sayılacağını kestirmek zor değildir.�

Şimdi düşünelim: Etrafımızdaki insanların büyük çoğunluğu,yoğun propagandalarla, böyle bir fikri benimsemiş olsalar, biz de toplum ayıplamasın diyerek, babamızın etini mi yiyeceğiz? Demek ki, “ayıplama� tamamen sübjektiftir; gerçeğe tesir edecek bir faktör değildir. Ayıp telâkki ederek örtünmekten kaçınan hanımefendilerin iddiaları iki kısma ayrılıyor: Birisi: “Örtünmemek niçin günah olsun?� şeklindeki itiraz. Diğeri ise: “İslâm’da örtünmenin olmadığı� tarzındaki, şahsî kanaat.

Görünürde aralarında pek fazla bir fark yok gibi geliyor. Ama, gerçekte her ikisi de birbirinden ayrı konular. “Örtünmekle de ne olacakmış, insan örtünün içinde de yapacağını yapar.� gibi sözlerin sahiplerini araştırırsanız, her defasında İslâm’ı layıkıyla bilmeyen veya bildiği halde onun emirlerini yerine getiremeyen birisiyle karşılaşırsınız.

Bu insanlar, vicdanlarının derinliklerinde hissettikleri suçluluk psikolojisinden kurtulmak için, böyle itirazlarda bulunuyorlar ve tövbe edeceklerine, günahlarını meşru göstermeye kalkışıyorlar.Şeytan gibi,( HZ.ADEM, RUH-İNSAN İLE ŞEYTAN ve BENLİK) yazımı okursanız hatırlarsınız. Sanki diğer insanları ikna etmekle, o sorumluluktan kurtulacaklarmış gibi. Halbuki, bir fiil günah ise günah, değil ise değildir. Bunun tespitini “kalabalıklar� yapamaz. Örtünme dinde varsa buna kimse “yok� diyemez. Ama, hiç kimse de başkalarını bu hususta zorlama yoluna gitmemelidir.

Örtünmenin İslâm’da yeri olup olmadığı meselesine gelince, bu hususta nice fetvalar mevcut. Lâkin günümüz Müslümanlarının bir kesimi, fetvanın dindeki yerini lâyıkıyla bilmediklerinden, doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerîm’den âyetler takdim edecek ve bunların tefsirlerinden bazı kısımları aynen aktaracağım.

Cenâb-ı Hak, Nûr Sûresinde Peygamberimize (asm.) hitaben şöyle buyuruyor:

“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu yerleri) açmasınlar. Zahir olanı (görünmesi zarurî olan yüz, el ve ayaklar) müstesna. Baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar (göğüs ve boyunlarını göstermesinler). Ziynetlerini (süs yerlerini) ancak şu kimselere gösterebilirler: Kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut kendi oğullarına, yahut kendi erkek kardeşlerine, yahut erkek kardeşlerinin oğullarına, yahut kız kardeşlerinin oğullarına, yahut kendi kadınlarına (Müslüman kadınlara), yahut ellerindeki memlûklere (cariyelere), yahut (şehvetsiz ve kadına) ihtiyacı olmayan uyuntu kimselere, yahut henüz kadınların gizli yerlerinin farkına varmamış olan çocuklara.� (Nûr Sûresi , 31)

Âyet-i kerime dikkatle okunduğunda, şu hususlar tespit edilebilir:

Birincisi: Hitabın mümin kadınlara olması. Yâni, örtünme kadınlar için bir imân alâmeti ve sadece mümin kadınlara farz. Mümin olmayan bir insan, İslâm’ın emir ve yasaklarından sorumlu değil. Yâni, bir kimse öncelikle Allah’ın varlığını kabul edecek, Kur’an-ı Kerîm’i Onun kelâmı ve Hz. Muhammed’i (asm.) Onun en son elçisi bilecektir ki, İlâhî emir ve yasaklara muhatap olabilsin.

İkincisi: Harama bakmamanın sadece erkekler için değil, kadınlar için de söz konusu olduğu. Üçüncüsü: “Ziynetlerin gösterilmemesi�.

Âyet-i kerimede geçen “ziynet� kelimesi üzerinde yapılan tefsirlerden birini, özet olarak arz edeyim:

“Ziynet, süs eşyası demek ise de, tek başına süs eşyasına bakmak hiç kimse için haram olamayacağına göre, bundan murat, süs eşyalarının takıldığı kulak, boyun, gerdan gibi yerlerdir. Âyette esas maksat tesettür (örtünme) olduğuna ve hitap zengin-fakir bütün müminlere yapıldığına göre, ziynet sadece süs eşyası olarak anlaşılsa, âyet sadece zenginlere inmiş olur. Halbuki, hitap geneldir, “mü’min kadınlara da söyle.� buyurulmaktadır. Bir başka önemli husus da şudur: Kadın için asıl ziynet, süs eşyası değil, bu organların bizzat kendileridir. Yâni, gösterilmesi haram kılınan boyun, gerdan gibi azalar kadın için ayrıca birer ziynettirler.� (Hak Dini Kur’an Dili)

Dördüncüsü: Mümin kadınların başörtülerini, cahiliye kadınları gibi, boyunlarına bağlayıp arkaya sarkıtmak yerine, başlarına örtmeleri ve yakalarının üzerine vurmaları.

Bir diğer âyet-i kerimede ise, şöyle buyurulur:

“Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, elbiselerinden giyip örtünsünler. İşte böyle giyinmeleri, tanınıp da (cariyelerden,  fark edilip de) eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Allah Gafur’dur (çok bağışlayıcıdır), Rahîm’dir (çok merhametlidir).� (Ahzab Sûresi, 59)

Bu âyet-i kerimede, örtünme açıkça emredilmekte!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! ve bu emrin hikmeti, “mü’min kadınların diğer âdi kadınlarla karıştırılarak rahatsız edilmemeleri, sarkıntılığa maruz kalmamaları ve ruhlarının eziyete maruz olmaması� olarak beyan buyurulmakta.Dikkat ediniz Ruh rahatsız edilmemeli.   Şekle takılanlarda şu Soruyu sorarlar : Müslüman kadının giyim şekli nasıl olmalıdır?

Cevap:
Müslüman kadının giyiminde esas mesele, tesettürü sağlamasıdır. Eli ve yüzü dışında bütün vücudunu örtmesidir. Giyilen bir elbisenin tesettüre uygun
olması için de altını göstermeyecek şekilde kalın ve namahrem yerlerini örtecek kadar uzun olmalıdır. Bunun için altını gösterecek şekilde ince ve
şeffaf olan bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz.

Bu meseleye esas teÅŸkil eden hadis-i ÅŸeriflerin meali şöyledir: Hz. AiÅŸe’nin rivayetine göre, kız kardeÅŸi Hz. Esma bir gün Peygamberimizin huzuruna gitti. Üzerinde altını gösterecek ÅŸekilde ince bir elbise bulunuyordu. Resulullah (a.s.m.) onu görünce yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu:
“Ya Esma, bir kadın buluÄŸ çağına erince (yüzünü ve ellerini göstererek) bunlardan baÅŸka bir tarafının görünmesi sahih olmaz.”(1)

Sahih-i Müslim’de Ebû Hüreyre (r.a.) tarafından bir rivayette Peygamberimiz, giyindiÄŸi halde açık olan, yani ince ve ÅŸeffaf elbise ile dolaÅŸan kadınların
cehennemlik olduklarını, cennetin kokusunu bile alamayacaklarını bildirirler.(2) Alkame bin Ebi Alkame annesinin şöyle dediÄŸini rivayet eder: “Abdurrahman’ın kızı Hafsa’nın başında, saçını gösterecek ÅŸekilde ince bir başörtüsü olduÄŸu halde Hz. AiÅŸe’nin huzuruna girdi. Hz. AiÅŸe başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaÅŸtırdı.(3)

Hz. Ömer (r.a.) ise, cam gibi ÅŸeffaf olmasa da, giyindiÄŸi zaman altını iyice belli eden elbisenin kadınlara giydirilmemesi hususunda mü’minlere ikazda
bulunmuÅŸtur.(4)

İmam Serahsi bu nakilden sonra, kadının giydiÄŸi elbise çok ince de olsa yine aynı hükmü taşır, ÅŸeklinde bir açıklama getirir. Daha sonra da, “GiyindiÄŸi
halde açık” olan mealindeki hadisi kaydeder ve şöyle der: “Bu çeÅŸit bir elbise ÅŸebeke (aÄŸ) gibidir, örtünmeyi temin etmez.Bunun için yabancı
erkeklerin bu şekilde giyinmiş bir kadına bakması helal olmaz.(5) Elbisenin şeffaf olmasındaki ölçü, tenin rengini belli etmesidir. Dışarıdan bakıldığı
zaman elbisenin altından insanın teni görünüyorsa, elbise ince de olsa, kalın da olsa böyle bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz.

(1) Ebû Davud, Libas:31.
(2) Müslim, Libas:125.
(3) Muvatta’, Libas:4
(4) Beyhakt. Sünen, 2:235
(5)el-Mebsût,10:155.  

 Kadının İslâm’daki yeri nedir?  diye günümüzün günçel sorusuna Cevap ise;
 İslâmiyet kadına pek büyük bir mevki ve şerefli bir makam vermiştir. Cenab-ı Hakk bir ayet-i kerime de “Ana-babanıza öf bile demeyin� (İsra Sûresi buyurmuştur.
Efendimiz Hazretleri de, “Cennet anaların ayakları altındadır,� (Suyûtî, el-Camiü’s-sağir, 3642) buyurmakla validelere çok büyük bir makam vermiştir. Bu münasebetle, İslâm’da kadın-erkek eşitliği olmadığı şeklindeki itirazlara kısaca temas edelim:
Cenab-ı Hakk sonsuz hikmetler sahibidir. Mahlukatını, hikmetinin iktizasına göre, istediği gibi yaratır. Bazısına diğerinden farklı kabiliyetler ve meziyetler verir. Hiçbir mahlukun, bu hüküm ve iradeye müdahale etmeye hakkı yoktur.

Allah, erkekler ile kadınları her yönden eşit yaratmamıştır. Bu iki cinsi her cihetle eşit kılmaya çalışmak ancak fıtratı değişmekle mümkündür, bu ise muhaldir. Erkeğin ve kadının mahiyetleri bir çok cihetle farklılık gösterir. “Hüküm çoğunluğa göre verilir� kaidesinden hareketle şöyle diyebiliriz: Erkekler, “güç ve kuvvette, teşebbüs kabiliyetinde, cesarette�, kadınlar ise, “şefkatte, hassasiyette, vefa ve sadakatte� daha ileridirler. Gerek kadının gerek erkeğin birbirinden üstün tarafları vardır. Aile çatısı altında, her iki tarafın üstün meziyetleri birleştirilir ve böylelikle ailenin ihtiyaçları yanında, saadeti de temin edilmiş olur.

Erkeklerin güç ve kuvvet yönünden daha ileri olmaları sebebiyle, Cenab-ı Hakk, ailenin sorumluluğunu, birinci derecede, erkeklere yüklemiştir. Erkekleri, kadınların ihtiyaçlarını yerine getirmek, onları maddî ve manevî her tehlikeden koruyup gözetmekle mükellef kılmıştır. Bu hakikat şu ayet-i kerimede açıkça beyan buyurulmuştur; “Erkekler kadınlar üzerine yönetici ve koruyucudurlar. Çünkü bir kere Allah bazılarını diğerlerinden üstün kılmıştır. Bir de erkekler mallarından (kadınlarına) nafaka verirler. Onun için iyi kadınlar, itaatkardır. Allah onları (kocalarının himayesine vermekle) koruduğu gibi, onlar da gaybı (namuslarını ve kocalarının mallarını) korurlar.�( Nisa Sûresi, 34)

İslâmiyet erkeğin kadına karşı yaptığı bu ihsanlara karşı kadına da kocasına karşı itaati vacip kılmış ve bu itaati ibadet saymıştır. Bu ayet-i kerime bir taraftan erkeklerin hakimiyetini, diğer taraftan da kadınların kıymet ve faziletini ders veriyor.

Şu var ki, aile reisi olmak başkadır, Allah katında üstün olmak daha başkadır. Kur’an-ı Kerime göre, üstünlüğün ölçüsü cinsiyet değil takvadır. TAKVA  ise en kısa ifadesiyle, Allah’tan korkmak, günahlardan sakınmak, Onun razı olmadığı hareket, tavır, hal ve sözlerden uzak durmak, Onun rızasına ermeyi en büyük maksat bilip, bunu kaybetmekten son derece korkmaktır.

Aile içindeki nizam ve ahengin devamı için erkeğin aile reisi olması ve kadının da ona itaat ile mükellef kılınması zarurîdir.ŞARTTIR! Olmazsa olmazdır. Mutlak eşitlik bu itaati kırmakla ailedeki nizamı bozar; huzur ve saadeti mahveder ve çoğu zaman boşanmalara yol açar.

Kadının erkeğine itaati ne kadar lazım ise, erkeğin de kadının hak ve hukukunu gözetmesi o kadar vaciptir. Buna göre İslâmiyet’te “kadınların erkeklere esir oldukları� iddiası tamamen batıldır. Aksine İslâm’da kadın erkekten daha fazla zevk ve sefa imkanına sahiptir. Zira İslâm, erkeği kadının nafakasını temin ile mükellef kılarken, kadını bundan muaf tutmuş, bunun yerine kadına en zevkli bir vazife olarak “çocuk terbiyesini� vermiştir. Bunun içindir ki, Allah, şefkat hissini kadınlara, erkeklerden çok daha fazla lütfetmiştir.

Bugün kadın hürriyeti diye ortaya atılan şeyler, kadınların ancak sefahate düşmelerini ve sefaletlerini netice vermiş, izzetlerini zillete çevirmiştir. İslâmiyet ise onların iffet ve namuslarını muhafaza altına almakla, şeref ve haysiyetlerini korumuştur.

Bazı çevreler, İslâm’ın örtünme emrini kadının hürriyetinin kısıtlanması şeklinde takdim ediyorlar.

Öncelikle şunun bilinmesi gerekir: Kadınların örtünmeleri bütün semavi dinlerin ortak hükmüdür. Rahibelerin örtünmeleri bunun açık bir delilidir.

Öte yandan, örtünme sadece kadınlar için değil, bütün insanlar için fıtrî bir vazifedir. Hiçbir millette erkeklerin veya kadınların çıplak olarak gezdikleri görülmez. Ancak örtünmenin sınırında münakaşa vardır. İslâmiyet’e göre kadın, yabancı erkeklerin şehvetlerini tahrik edecek bütün azalarını örtmekle yükümlüdür. Böylece, dünyada haysiyet ve şerefini, ahirette ise ebedi saadetini kurtarmış olur. Öte yandan, kadınlar, İslâm’ın men ettiği şekilde açılıp saçılmakla, erkekleri günaha sokmakta ve “sebep olan işleyen gibidir,� hükmünce, onların günahlarının bir katı da kendilerine yazılmaktadır!Ne kötü yarın huzuru mahşerde tanımadığı insanların günahları ile sorumlu tutulaçaklar. İslâm, örtünme emriyle kadınları bu tehlikeden de muhafaza etmiş olur.  

 Sorulardan önemlisi : Başörtüsünün hükmü nedir? Başı açık gezmek insanı nasıl bir tehlikeye götürür?

Cevap Ayetle acıktır;
Bu hususta Kur’an-ı Kerimde iki ayet mevcuttur. Bu ayetlerde Cenab-ı Hak gayet açık bir şekilde mealen şöyle buyurmaktadır:
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar.�(1) “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar, zinetlerini açmasınlar, bunlardan görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler.�(2)

Ayetlerde mü’min kadınların nasıl örtünecekleri, hangi yerlerini açabilecekleri açıkça belirtilmiyor. Fakat şu mealdeki hadis-i şerif ayetleri tefsir ediyor. Peygamberimiz (a.s.m.) baldızı Hz. Esma’ya hitaben, “Ey Esma! Bir kadın adet görmeye başlayınca el ve yüzünden başka yerini yabancılara göstermesi caiz değildir.�(3)

İslâm, belli bir giyimi ve kıyafeti emretmez. Mensuplarını belli bir şeklin içine girmeye zorlamaz. Zira, giyim mevsime göre değiştiği gibi, muhite göre de değişebilir. Giyimde, yaşanan iklimin icabı esastır. Ancak burada İslâmın emrettiği bir husus hatırdan çıkarılmamalıdır. Hangi renk, moda ve biçimde giyilirse giyilsin, elbise erkekte ve kadında avret yerini mutlaka örtmeli, bakanları tahrik edecek şekilde dar ve kısa olmamalıdır.

Avret, kadında (el yüz hariç) bedenin tümüdür. Erkekte ise diz kapakla göbek arasıdır.
Bütün Müslümanların giyiminde bu vasıf bulunacak, avret yerini mutlaka örtecektir. Bu tesettürü temin eden bütün giyimleri İslâmiyet kabul eder. İbadetini yapıpta başı açık gezenler de şu Soruda takılırlar : Kadının baş açık gezmesi ibadetlerine mani olur mu?

Cevap:

Kadının başını örtmesi Allah’ın bir emri olduÄŸundan dolayı, başını açan bir kadın bir farzı terk etmekle mesul olmaktadır. Öte yandan Allah’ın bir diÄŸer emri olan namazını kılmakla da onun sorumluluÄŸundan kurtulur ve namaz kılma sevabını alır.

Namaz kılarken Allah’ın emrettiÄŸi ÅŸekilde örtünen, fakat sokaÄŸa çıkarken başını açan bir kadının namazının kabul olmaması diye bir durum bahis mevzuu deÄŸildir.

Bu hususta Hülasatü’l-Ecvibe’ de şöyle bir fetvaya yer verilmektedir.”Maasiyi mürtekip olan [günahları iÅŸleyen] kimsenin salat [namazı] ve ibadatı [ibadetleri] sahih olup sevabına nail olur.(1)

DiÄŸer taraftan “Şüphesiz, iyilikler kötülükleri siler”(2) mealindeki ayetin iÅŸaretiyle de namaz ve benzeri diÄŸer ibadet ve iyilikler insanın iÅŸlemiÅŸ olduÄŸu günahların affına vesile olmaktadır. Ayrıca namazın insanı kötülüklerden alıkoyması da bir gerçektir ve bir vakıadır. Bu gerçek bir ayet-i kerimede şöyle beyan buyurulur: “Namazı dosdoÄŸru kıl. Şüphesiz ki, namaz, insanı fuhuÅŸ ve kötü ÅŸeylerden alıkoyar.”(3) Ancak, kılınan namazın kısa zamanda insanı bütün kötülüklerden çekip çıkaracağı söylenemez. Zamanla “Namazın bir kerameti ve bereketi” olarak kiÅŸi birçok günahlara bulaÅŸamamakta ve onlardan uzak kalmaktadır. Çünkü, günde beÅŸ defa abdest alarak Allah’ın huzuruna çıkan, el baÄŸlayıp namaz kılan bir insan Rabbinin yasaklamış olduÄŸu fiilleri iÅŸleyemez.

İşte bunun içindir ki, namaz kılan, fakat başı açık olarak dolaşan bir kadının namazının kabul edilmeyeceği söylenemez. Zaten zaman içerisinde kendisi bunun ezikliğini hissedecek ve başını kapayacaktır.

(1) Hud Sûresi, 114.
(2) Hülasatü’l-Ecvibe s. 8.
(3) Ankebut Sûresi, 45  ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR tefsirinden Ahzap suresi 59.ayet
59- Ey Peygamber! Hanımlarına da, kızlarına da, bütün müminlerin kadınlarına da söyle. Görülüyor ki, burada yalnız Peygamberin hanımlarına ve kızlarına deÄŸil, Nur Sûresi’ndeki “BaÅŸ örtülerini yakalarının üstüne koysunlar, zinet yerlerini göstermesinler.” (Nûr, 24/31) âyeti gibi müminlerin kadınları dahi bu hükmün kapsamına dahil edilmiÅŸtir. Bununla birlikte müminlerin kadınlarında aslolan hürriyet olduÄŸu için, bundan kastolunanın hür kadınlar olduÄŸu beyan edilmiÅŸtir. Araplarda tesettür adet deÄŸildi. Cahiliyet devrinde kadına hürmet yoktu. Eski cahiliye kadınlarında erkeklerin dikkatlerini çekecek ÅŸekilde göz alıcı biçimde açık saçık çıkan, açılıp saçılan orta malı olanlar bulunurdu. Bundan dolayı kız çocuklarını diri diri gömenler olmuÅŸtu. İslam ise kadının ÅŸanını iffet ve ısmetle, vakar ve haysiyetle yükseltiyordu.

Nur Sûresi âyetleri “Mümin erkeklere söyle, gözlerini sakınsınlar” (Nur, 24/30) ve “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar.” (Nur, 24/31), mümin erkeklerin ve mümin kadınların, yani bir cinsin karşı cinse göz dikmeyip, bakışlarını kısarak edeblerini ve iffetlerini korumayı öğreterek terbiyelerini yükseltmiÅŸ olduÄŸu gibi, burada da imanlı hür kadınların hiçbir ÅŸekilde eziyete uÄŸramamalarını pekiÅŸtirmek için buyuruluyor ki: Cilbablarından üzerlerini sıkı örtsünler.

CİLBAB: BaÅŸtan aÅŸağı örten çarÅŸaf, ferace, câr gibi dış elbisenin adıdır. “Kadınların elbiselerinin üstüne giydikleri her çeÅŸit giysidir.” ” Tepeden tırnaÄŸa örten giysidir”, “Kadınların tesettür ettikleri her türlü elbise ve baÅŸka ÅŸeylerdir.” “ÇarÅŸaf ve peçedir”.

İDNÂ: YaklaÅŸtırmak demek ise de, âyette ile kullanılması, kapsamak suretiyle sarkıtmak mânâsını da ifade ettiÄŸinden üzerinden sıkı örtmek demek olur. Cilbabdan örtmek tabirinde de iki ÅŸekil vardır. Birisi cilbablarından birisiyle bütün bedenini sıkıca örtmek, birisi de bir cilbabın bir tarafıyla başından yüzünü örtmek demek olur. Bu beyanda da iki suret vardır. Birisi kaÅŸlarına kadar başını örttükten sonra büküp yüzünü de örtmek ve yalnız tek bir gözünü açık bırakmak. ikincisi de alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra, burnunun üzerinden dolayıp gözlerini ikisi de açık kalsa bile, yüzün büyük bir kısmını ve göğsü tamamen örtmüş bulunmaktır. Rivayet olunduÄŸu üzere Ümmü Seleme (r.a.) demiÅŸtir ki: “Cilbablarından üzerlerini sıkı örtsünler’ âyeti nazil olduÄŸu zaman Ensar kadınları üzerlerine siyah elbiseler giyerek öyle bir ağırbaÅŸlılık ile çıkmışlardı ki, baÅŸları üstünde kuÅŸlar varmış gibi idi.”

Hz. AiÅŸe’den rivayet edilmiÅŸtir ki; “Ensar kadınlarına Allah rahmet etsin. Bu “Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına bütün müminlerin kadınlarına da söyle” âyeti indiÄŸi zaman mırtlarını yardılar, onunla baÅŸlarını sardılar da Resulullah’ın arkasında öyle namaz kıldılar ki, sanki baÅŸlarında kargalar varmış gibi…” demiÅŸtir. Bu tesettür onların tanınmalarına, dağınık cariyelerden, adi kadınlardan vakar ve heybetle seçilerek hürmet edilmelerine ve dolayısıyla incitilmemelerine elveriÅŸli olan biçimdir. Gerçi eziyeti kendilerine davet edecek olan içi bozukları örtü tutacak deÄŸildir. Fakat imanlı, temiz kadınların, kirli bakışlardan yuvalarında gizli inciler gibi korunmuÅŸ kalmalarına en uygun olan biçim de budur. Asıl o zamandır ki onlara eziyet edecek olanların açık bir vebal ve iftira yüklenmiÅŸ oldukları ortaya çıkar. Ve dolayısıyla bundan önceki ve sonraki âyetlerin hükümlerine dahil olacakları anlaşılır. Bununla birlikte Allah bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulunuyor. Burada yukardaki âyetlerin eki gibi getirilen bu son cümle çok anlamlıdır. Bu bize ÅŸu mânâları ilham eder:

1- Allah’ın bağışlaması çoktur. Bugüne kadar geçmiÅŸ açıklıkları bağışlar. O kusurları örter. Rahmeti de çoktur; bundan böyle emrini tutanları rahmetiyle arzusuna çok ulaÅŸtırır.

2- Allah bağışlayıcı ve merhametli olduğu içindir ki, kadınlara eziyet edilmesine razı olmaz ve onun için örtülmelerini emreder. VESSELAM.

 Düzenleyen;  Hacı Özkul ONGAN

Oca 24

Bütün iyilikler üzerinize olsun.

Eüzübillahimineşşeytanirracim. Rab’bimiz kovulmuş şeytandan, kendisine sığınmamızı istiyor 16-Nahl-98-100: ‘’Öyleyse, Kuran okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın 

 Gerçek şu ki, iman edenler ve Rab’lerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı gücü yoktur 

 Onun zorlayıcı gücü ancak onu (şeytanı) veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak edenler üzerindedir’’

               Rab’bimizi unutmadan, O’nun rızasına uyarak, O’nu gündemde tutarak, O’nun Kitabı olduğunun bilincinde olarak, O’nun bizi dosdoğru yola ileteceğine inanarak, öğüt alarak Kuran okumak ;5-Maide-15-16: ‘’Ey Kitap Ehli, Kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve birçoğundan geçiveren elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip iletir’’ 87-Ala-6-11: ‘’Sana okutacağız (sende bilgi birikimi sağlayıp başkalarına tebliğ ettireceğiz), sen de unutmayacaksın Ancak Allah’ın dilediği başka  Çünkü O açıkta olanı da bilir, saklı duranı da Ve seni kolay olan için başarılı kılacağız  Şu halde eğer öğüt ve hatırlatma bir yarar sağlayacaksa öğüt verip hatırlat / Allah’tan içi titreyerek korkan öğüt alır düşünür  Mutsuz bedbaht olan ondan kaçınır’’

80-Abese-3-12: ‘’Nerden biliyorsun belki o (kör) temizlenip arınacak?  Veya öğüt alacak, böylelikle bu öğüt kendisine yarar

sağlayacak  Fakat kendini müstağni gören ise  İşte sen onda yankı uyandırmaya çalışıyorsun.  Oysa onun temizlenip

arınmasından sana ne?  Ama koşarak sana gelen ise  Ki o, içi titreyerek korkar durumdadır  Sen ona aldırış etmeden oyalanıyorsun Hayır, çünkü o (Kuran) bir öğüttür  Artık dileyen onu düşünüp öğüt alsın ‘’

                 Rab’bimiz Kuran’ı okumamızı emrediyor ve ayetlerini bize göstereceğini, öğreteceğini belirtiyor 27-Neml-91-93: ‘’(De ki) ‘Ben ancak bu şehrin Rab’bine ibadet etmekle emrolundum ki, O burasını kutlu ve saygıdeğer kıldı. Herşey O’nundur. Ve müslümanlardan olmakla emrolundum  Ve Kuran’ı okumakla da (emrolundum). Artık kim hidayete gelirse, kendi nefsi için hidayete gelmiştir, kim sapacak olursa de ki: ‘Ben yalnızca uyarıcılardanım’  Ve de ki: ’Allah’a hamdolsun, O size ayetlerini gösterecektir, siz de onları bilip tanıyacaksınız’ Senin Rab’bin yaptıklarınızdan gafil değildir’’ 55-Rahman-1-4: ‘’Rahman (olan Allah)  Kuran’ı öğretti  İnsanı yarattı  Ona beyanı öğretti’’

                  Yaratan Rab’bimizin adıyla, O’nu anarak, O’nun yüceliğini takdir ederek, gündemde tutarak ve O’nun ayetlerinin tüm insanlığa hitap ettiğinin bilincinde olarak okumak 96-Alak-1-5: ‘’Yaratan Rab’bin adıyla oku (İkra:Vahyolunacağı zihninde toparla, oku, tebliğ et)  O, insanı bir alaktan yarattı  Oku, Rab’bin en büyük kerem sahibidir  Ki O kalemle (yazmayı) öğretendir  İnsana bilmediğini öğretti’’

                Kuran’dan kolay geleni okumak 73-Müzzemmil-20: ‘’Gerçekten Rab’bin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da. Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi, böylece tevbenizi kabul etti. Şu halde Kuran’dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah’ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir.(Tevbe suresi Ayet 5 )! 

Öyleyse ondan (Kuran’dan) kolay geleni okuyun.Okuyun ve anlayın , bütün ayetler size doğruyu gösterir.İnanmayanlara korku verir çünkü kefere müslümandan korkar.Müslümanlar, güçlü olmak istiyorsan NAMAZI dosdoğru kılın, ZEKATI verin ve Allah’a güzel bir BORÇ verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir’’

         Kuran’ı gereği gibi okumak, okurken kendi hevamıza, istek ve arzularımıza uymamak; Allah’ın ayetleri hakkında, din ile, Allah’la ilgili konularda bilgisizce konuşmamak. Kuran’ın kesin bilgi içerdiğinin bilincinde olmak 2-Bakara-118-121: ‘’Bilgisizler dediler ki: ‘Allah bizimle konuşmalı veya bize de bir ayet gelmeli değil miydi?’ Onlardan öncekiler de onların bu söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Biz kesin bilgiyle inanan bir topluluğa ayetleri apaçık gösterdik 

 Şüphesiz Biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak, hak (Kuran) ile gönderdik. Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın  Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar.

De ki: ’Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur’ Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevalarına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır nede bir yardımcı  Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır’’,,,, 

   Tevbe suresi Ayet9-10;derki:”Allah’ın ayetlerini az bir pahaya sattılarda Allah yolundan menettiler.Gerçekten bunlar ne kötü ÅŸey yapmaktalar.”-”Bir mü’min hakkında ne bir yemin gözetirler, ne bir zimmet. Bunlar öyle saldırgandırlar.”bu Tevbe suresinde anlayana anlamayana, inanana inanmayana, alime  çahile, her insana uyarı vardır.Nasıl görünürsen görün insanın özünü Allah bilir.

Tevbe Suresi Ayet 67 Münafıkların erkekleri de kadınları da birbirlerinin tıpkıdırlar; kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyarlar ve ellerini sıkı tutarlar.Allah’ı unuttularda Allah ‘ta onları unuttu .Gerçek ÅŸu ki münafıklar hep yoldan çıkmışlardır..:  Müslüman müslümana düşman olurmu düşman oluyorsa ya münafıktır yada kafirdir. Müslüman müslümana kinli olurmu kinli olunaçak o kadar çok düşman varken enerjisini bir müslümana zarar vermek için neden harçar. Kahrolası!

-Araf-32-33: ‘’De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?’ De ki: ‘Bunlar dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır’ Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız  De ki: ‘Rab’bim yalnızca çirkin hayasızlıkları –onlardan açıkta olanlarını ve gizli olanlarını- günah işlemeyi, haklı nedeni olmayan isyan ve saldırıyı, kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak etmenizi ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır’’ Vesselam.

Düzenleyen;   Hacı  ÖZKUL

Oca 24

      Kadının kocası için süslenmesi isteniyor. Bu, dini bir görev sayılıyor. Erkeklerin karıları için süslenmesi bir görev değil mi?
    Ibn Abbâs: Nasıl ben eÅŸimin benim için süslenmesini seversem, kendimin de onun için süslenmemi severim. Zirâ Allah (c.c) “Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduÄŸu gibi kadınların da, marûf vechile, erkekler üzerinde hakları vardır.” (K. Bakara (2) 228) buyurmuÅŸtur. Ben onun üzerindeki bütün haklarımı kullanmak istemem, çünkü bu ona da benim üzerimde aynı hakları gerektirir.”(Ibn Kesir I/189; Kurtubi NI/123; Bu söz Ebû Yusuf’a da nispet edilir. Hindiyye V/371) demiÅŸtir. Rasûlüllah Efendimiz de bir hadîs-i serîflerinde erkeklere hitaben: “Elbisenizi temiz tutun, saçlarınızdan alın (Saçınıza iyi bakın), misvak kullanın (aÄŸzınızı temizleyin) süslenin ve temiz olun. (Bir baÅŸka rivâyette, bıyıklarınızı kısaltın). Çünkü Israilogullarının erkekleri böyle yapmadığından, kadınları zinâya düştü.” (Hindî, Kenzü’1-ummâl VI/640 (17174) Ibn Asâkir’den) buyurmuÅŸtur. Bir sahâbî ÂiÅŸe vâlidemize: “Rasûlüllah eve geldiÄŸinde ilk önce ne yapar?” diye sormuÅŸ, o da, “misvak kullanmakla baÅŸlar” cevabını vermiÅŸtir.(Hattâb es-Subki, Menhel, I/205)                                                                                                                                                         
Kurtubî, tefsirinde kadınların erkeklere üzerindeki “marûf vechile olan haklarını” erkeklerin günaha düşmeksizin süslenmeleri, diye açıkladıktan sonra,(Kurtubi NI/123) erkeklerin süslenmesiyle ilgili küçük bir bahis açar ve ÅŸunları söyler:
“Erkeklerin süslenmeleri de, durumlarına (meselâ sosyal statülerine) göre farklılık göstermelidir. Bilenler bu iÅŸi maharetle ve yakıştırarak yaparlar. Bir süslenme vardır bir zamana gider, diÄŸerinde gitmez. Bir süslenme gence yakışır, bir diÄŸeri, gence yakışmaz ihtiyara yakışır. Meselâ ihtiyar ve olgun (kâhil) erkek bıyığını kazısa yakışır ve süslü olur. Bunu delikanlı yapsa çirkin ve sevimsiz olur. Çünkü sakalı henüz gür deÄŸildir… Elbise konusunda da durum aynıdır. Bütün bunlar karşılıklı haklar yerine getirilmek için yapılmalıdır. Erkek becerikliliÄŸe ve uyuma özen göstermelidir ki(iÅŸin püf noktası tepeden tırnaÄŸa Renk uyumundadır), süsüyle eÅŸinin gönlünü açsın ve onu iffetli kılsın. Meselâ sürme erkekler için bir süs aracıdır. Ama kimine yakışır, kimine yakışmaz. Fakat güzel koku, misvak ve diÅŸ araları temizliÄŸi, kirini pasını giderme, Saçını düzeltip temizleme, tırnaklarını kesme herkes için uygundur. Kına yaÅŸlılar, yüzük yaÅŸlı genç herkes için bir süs unsurudur… Sonra hanımına zaman ayırıp onunla ilgilenmelidir ki, onun erkeÄŸe karşı ihtiyaçlarını gidermiÅŸ ve gözünü korumuÅŸ olsun…”(Kurtubî NI/124)
Erkek ayrıca genellikle ev dışındadır, iÅŸi dolayısı ile baÅŸka insanlarla münasebet halindedir. Ve özellikle de kendisini davet ve tebliÄŸle görevli sayıyorsa (Emri bil Maruf) üst başına o kadar daha dikkatli olmalıdır. Ki zamanımızda ÅŸekle çok önem verilmektedir, bilgin ve alim ne kadar olunursa olunsun kendisine dikkat etmeyene kimsenin itibarı olmuyor.Sözüde kıymete binmiyor. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.) dâvet için gönderdiÄŸi elçilerin sarıklarını kendi elleriyle bizzat sarar ve düzeltirmiÅŸ.(Suyutî, el-Hâvî I/118)”Elbisenizi güzel yapın, eÅŸyanızı düzgün tutun, böylece insanlar içerisinde (hemen göze çarpan) beyaz tepecikler gibi olun.”(Suyûti, EI-Câmiu’s-sağîr I/192) buyurmuÅŸtur.
Her ne şekilde olursa olursa olsun Müslüman temiz, bakımlı, en iyisini giymeli. Allah kuluna verdiğini üzerinde görmek ister.Bütün bunlar güzel gayeler için güzel giymenin, erkek için bir sünnet ve niyetine göre bir ibadet olduğunu gösterir! Ama aynı mübahlar kötü gayeler için bir anda günahada dönüşebilir.
Allah güzeldir güzeli sever.vesselam.

                                                            Hacı  ÖZKUL

Ara 31

       ”Dünyada bekâ, halkta vefa yoktur”

 Hazreti Adem Aleyhisselam’dan bu yana; Allahü Teâlâ’nın nice dostları fani dünyadan ebedi âleme göç ettiler. Onlar kendilerine takdir edilen ömürlerinin her nefesini rıza-i İlâhi’ye kavuÅŸmak için harcadılar. Dünya nimetlerinin ‘deniz köpüğü’ gibi geçici, ahiretin ise ’sonsuz’ olduÄŸu sırrına ererek yaÅŸadılar. Ne mal ne şöhret ve ÅŸan ne de makam peÅŸinde koÅŸtular. Kaldı ki dünya malı ve şöhret zahmetle elde edilir. Kıskançlıkla saklanır. Hasetlerden korunur. Ama ölüm ile hasretle terk olunur. Akıllı kiÅŸiler nihayetsiz olan ahiret hayatına yatırım yaparlar. Ahiretlerini satın alırlar.

   İslam dünyasında yetiÅŸen son derece kıymetli deÄŸerler, gizli hazinelerdir. Buzdağı misali görünmeyen yanları, görünene nazaran çok daha fazladır. En yüksek daÄŸlardan bile uzaklaÅŸtıkça, o gökleri deler gibi görünen daÄŸlar küçülür. Oysaki onların büyüklüğü her geçen gün sevenlerinin ve inananların ufuklarında giderek yükselmektedirler. Bu insanlar Allahü Teâlâ’nın gök kubbesi altında gizlenen dostlarıdır. Her asırda sıradan olmayan sembol ve örnek insanlardır. Bu mübarekler; Allahü Teâlâ’nın dostluÄŸunu almışlardır. Kendilerini insanlığa hizmet için vakfederler. Onların vasıfları ise, âlemlere rahmet, yaratılanların en efdali, güzeller güzeli, ÅŸan ve ÅŸerefi çok yüce; Sevgili ve Åžerefli Peygamber Efendimiz’in (sallalahü aleyhi ve sellem) ahlâkı ile ziynetlenerek ÅŸereflenmiÅŸ olmaktır. Onlar, ÅŸu gerçeÄŸe kesin olarak inanmışlardır. Sevgili ve Åžerefli Peygamber Efendimiz’in (sallalahü aleyhi ve sellem) yolu İslamiyet’tir. O’na uyan Müslüman’dır. İbadet için yaratıldık, O’na uyan Rabb’imize ibadet etmiÅŸ olur. Allahü Teâlâ, sayısız nimetler vermiÅŸtir. O’nun Resulü’ne uyan bu nimetlere şükretmiÅŸ olur.

 Kaynak: Zaman

    Katığım Olsun bu yazıya, birazda  özkul u dinle;      Allah Dostları seçilmiÅŸ insanlardır kimileri bilinir kimileri bilinmez. Zahiri (bilinen), batıni (bilinmeyen) ve hatta kimsenin bilmediÄŸi gibi kendisinde bilmediÄŸi Allah dostları yer yüzünde gezip dururlar. Bunlar görevli Allah’ın rızasını kazanmış Peygamberlerin vekilleridir. Yeryüzünün çeÅŸitli yerlerinde bulunurlar.Büyük günahların yani günah-ı kebairin aÅŸikare iÅŸlendiÄŸi nefislerin putlaÅŸtırıldığı yerlerde (ülkelerde,ÅŸehirlerde,mevkilerde) genelde bulunurlar ki diÄŸer halkın helak olmaması için.Büyüzden ya arıyorsan evliyayı günahın çok iÅŸlendiÄŸi yerde ara ki aydınlık gibi belli olur o zatlar.

Araki onları   denizler ötesinde, şehirlerde, dağda , kıyıda,  Büyük çamide kalabalıkta  Yanı başında sen ararsan onları bulunmazmı sanırsın Allah Dostları. Usanma , Usanmadan heryerde ara onları muhakkak bulursun Allah dostlarını. Dünya gözlerine armağan,Paslanmış kalplere şifa olur bu Erenler.

Allah Dostları Kimi kulları irÅŸat ile görevlidir kimi dostları ise insanların hidayeti için devamlı dua halindedir. Duaları ile yeryüzünde Allah’ın  zinetleridir. Bu zinetlerin deÄŸerini bilmeyen insanlarda gaflete dalmış dünyalığını put edinmiÅŸ nasihat kabul etmez nasipsizdirler.

    Arafat: arafat-tepe.jpg Müzdelife:muzdelife.jpg     

 Bu Allah Dostları birbirlerini bilir ve maneviyat ta birbiri ile görüşür istiÅŸare ederler. Hatta her Hac zamanı Arafat ta buluÅŸur görüşürler, bil çümle hepsi oarada buluÅŸurlar.  gidersen  Hac ca, talep et bunlarla görüşmeye.” Bu yerki Arafat dağının arkası ki onların yeri oradadır.    Müzdelifeye geldiÄŸin zaman da MeÅŸ’ar’ül -Haram tarafında namaz kıl buluÅŸma yerleri orası.”

    Bilmek istersen Allah dostlarını hallerini sayayım dinle özkulu;  Hem diri hem Ölü gibi, o büyük görünendir, hemde görünmeyen, Hakkın emri önünde boynu bükük, Sonsuz Hayret ve Dalgınlık içinde bulunur,Çok seven dir Allah’ı, Azı çoÄŸu bırakan Yanlız Kur’an okuyan, Hal deÄŸiÅŸmesinden Korkar,  bu demek Hal deÄŸiÅŸebilir Allah insanı her ÅŸekle sokar iyiye geçtikten sonra kötü olmak fenadır.İşte en büyük felaket budur. İşte Allah dostları bu halden çok korkar ve bellide eder.Varlığını böyle harcar. Halk arasında Allah ehli olanları nasıl bilirsin; YumuÅŸak Lisan, güzel ahlak,güler yüzlülük,nefsinin çömertliÄŸi (kendisi için istediÄŸini karşısındaki içinde isteyen), itirazının azlığı, ve her özrü kabul etmesi ile. Uyanık göze çok denk gelir evliya, kaçırma sakın her gülen konuÅŸanı biil evliya, bakarsın sana olur duası seni kurtarmış olur duası.

     Dünya gözü ile görmek evliya, ne bahtiyarlık verir insana.Dünya gözü ile görmek istiyorsan evliya, Bursa’ da toplanır herhalde. Niyetin halisane ise Allah’a, AÅŸk ile kavrulduysan Mevlaya, arıyorsan bir evliya, sen gel Bursa’ya. Emir Buhariye komÅŸu,  Hacı Seyfettin içinde, her vakitte evvelin sabah namazında, mutlaka bulursan bir evliya. Kalbine bir ateÅŸ düşürüneni gördünmü bil ki o evliya. Hiç konuÅŸmasanda hal dilinden anlar, O’nunla göz göze gelinçe.Niyetin halis, kalbin temiz olunça. Bilirsen Onu ne mutlu sana.

   Peygamberimiz(s.a.v.) dedi ki;Korkusu seri olan, kıldığı namazdan zevk alıp Allah’a ibadeti tam olan, gizli ve açık iÅŸlerde Rabbına itaatli olan, Büyük görünmemek, bilinmemek, ibadetlerini riya amacı ile yapmamak gözden saklamak, mahremiyetlere gizli ve   aÅŸikar tecavüz etmeyenler bunlar benim sevdiklerim benim evliyalarımdır.

      Onların iÅŸaretini ançak Hak ateÅŸi ile yanan Kalpler anlar. İçinde sırlar hazinesi olan gönül onların iÅŸaretini sezer.Bu sezgi uzaklık nedir bilmez, her yer ve zamanda sevgili sevdiÄŸinle bir olur. Allah El-Vedüd’tür aÅŸkı ile , kendisini seven kulunu sever. Allah’ın sevdiÄŸide Allah dostudur.Talep et çekinme ,  Beni dost kabul ettiÄŸin evliya kullarından eyle, bana senin korkundan baÅŸka korku, senin sevginden baÅŸka sevgi verme diye, Yalvar Allah’a. Allah El-Mucib’tir ihlasla yapılmış duayı kabul eder inÅŸaallah.  Vesselam.

                                      Hacı Özkul Ongan

Ara 30

humanizmaslan.png  Yaratılmışlara baktım ve onları iki kısım gördüm: Düşmanlar ve Dostlar.

Düşmanlara baktım ve onların Allah dilemediği sürece bana bir diken dahi batıramayacaklarını anladım ve bir daha onlara bakmadım.

Sonra Dostlara tutundum ve onların Allah dilemediği sürece bana bir fayda sağlayamayacaklarını idrak ettim ve onlardan ayrılarak Allah (c.c) sığındım.

Akıllı adam Ana Babayı dost, Kardeşleri arkadaş, Eşleri sırdaş ve yoldaş ve arkadaş, oğulları iyi nam, kızları gözünün nuru birazda hasmı, Akrabayı borçlu, Kendisini yapayalnız görür.

     Nice arkadaşlıklar vardır sımsıkı gözükür uzaktan bakana, ama içyüzü kindir, düşmanlıktır, hasettir aslını görene.   

Ve böylesi inan açık düşmanlıktan daha beter! Bundan kaçınmayan kişi tedbirini almadan teknenin üzerinde uyuya kalmış birine benzer ki ufak bir dalgada kendini denizde bulurda boğulur balıklara yem olur.

 Dosta niçin “Dost� denilir Faydası umulurda ondan.

   Gündüzün, gecenin, soğuğun, sıcağın, yazın ve kışın parçalayamadığı taşı elekten geçiremezsin. Bakıp görmeyen, yaşayıp ibret almayan, nasihati kabul etmeyen burnu dik ahmağı terbiye edemezsin. Taşı taş yapan. Kum olmasına engel olan inadıdır. İnsanı taş kalpli yapan Kul olmaktan alıkoyan cahilliğidir. Cahil nasihat kabul etmez Ben demekten vazgeçmez, Unutma her insan dost olmaz fıtratı bozuk kendi gibi bilir insanı dost olan onunla başına gelmeyen kalmaz.

Su uzun uzun ateşte kaynatılıp iyice ısınsada, ataşe dökülse yine kül eder yine kül eder ateşi! Zira tabiatı bu. Düşmanı ile dost olan kişi boynunda yılan besleyen ahmak gibidir. Akıllı olan, elbet arkadaş olamaz kurnaz bir düşmanla. Şahsiyetli kişi kendi gibi şahsiyetli olanı sever. Akıllı ve asil kişiler yaptığı iyiliğe karşılık beklemezler. İyiler arasında arkadaşlık çabuk kurulur, kolay kolay kesilmez. Adi ve seviyesiz kişi ise ancak bir yarar umudu veya tehlike kaygısıyla arkadaşlık kurar. Dünya ehli iki şeyi birbirine takdim ederek dostluk kurarlar aralarında. Can ve Mal! Birbirine canlarını sunan hakiki samimi dostlardır. Mallarını sunanlar ise birbiriyle yardımlaşan, imkânlarını paylaşan sevinçli kişilerdir. Dünya menfaati için iyilik yapan eli açık davranan kişi kuşlara tane atan avcıya benzer. Niyeti yardın değil avlamaktır. Dostluğun hakkı öğüttür.

        Aslan az yemesinden dolayı canavarların kralı olmuştur. Az ye az konuş. Hayatta tatlı su içipte arkadan ecel şerbetini tatmayan kimse yoktur. Gamlı zamanlarda uygun arkadaş insana dert ortağı olur. Toz çabuk konar çabuk uçar, onun için bir yerde tutunamaz. Dağ yavaş yavaş meydana geldiği için yerinde ağır durur.Kaypaklık devranın sanatıdır.İşkembeye benzeyen o gibilere yalnız yüz tarafına bak geç. Sırlarını onların parmağına dolamaktan sakın. Onlar karşında nurdan daha saf görünür, arkanda gölgeden daha münafık yürürler, onlar mumdan daha doğru fakat sarmaşıktan daha düğümlü, sade görünüşlü fakat içten pazarlıklıdır. Eksik tarafını ,seni rezil etmek ister, iyilikleri unuturlar. Daima kusur arayan şikâyetçilerdir. Sana sevgi ve muhabbet gösterirler kinlerini düğümleyerek içlerinde saklarlar. Yanlarında sırrını açma, rezillik istemiyorsan onlara seslenme.Dalkavuk   .Menfaat kaygısıyla karışık her söz düşmanlıkla karışık bir dostluğun ifadesidir.Senlik benlik duygularından hasıl olan dostluğun daima düşmanlıkla ilgisi vardır.

  Dost rahatlık veren merhemdir. Dost senin kusurunu hüner, zehrini şerbet görür. Onlar sır saklayanlardır sahte dostlar ise rüzgar gibi hep gizli perdeleri açarlar.

Sana açıktan açığa dostluk gösteren bir kimsenin sevgisini kalbin inkâr ederse o dost değil bir düşmandır. Kimileride kendini pek gizler anlayamazsın anlaması zaman alır zaman onların düşmanı.

“Âhir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.
Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyurur:
‘Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.’� (Tirmizî)

Gerçek dostun kim olduğunu ceset ne bilsin, Vefalı dostu ancak kalp tanır. Bir kalbin yüz bin gamı vardır, solgun bir yüz, yüz diken yarası. Âlemde her varlık perde içinde senin sırrına ancak kalbin aşinadır. Bu gönül gamına, gam çekmiş gönüller bul. Dar kalpli değilsen sırrını güneş gibi ovaya yaymak niçin. Sana herhalde gerçek bir dost gerekli ise bunu kendinde ara! Dostunun içyüzünü anlamadan sakın gizli cevherlerini saçma, sende bu devranda edepli davranmak istiyorsan gece gördüklerini gündüz açığa vurma. Sen “Erzele Ömür� nedir bilirmisin  Erzele ömür perişan vaziyette ölüm demektir. Buna kimler müstahak bilirmisin dostuna kalleş olanlar ve Allah’a asi olanlar. Susamış kimseye sudan başka hiçbir şeyle rahatlık yoktur, Dostluğun vefası muhabbet yolunda gitmektir. Dostunun dostluğunu devam ettiremezsin onun hatalarını görmezlikten gelmezsen.

Cennette aranacak dostlar sen ziyaret etmek isteyeceksin dünya dostunu görmek isteyeceksin köşkünü sarayını dostun olmazsa dünyada kime gideceksin cennette. Dost bilmemişsin zorlamamışsın dost aramaya kendini kibir galip gelmiş nefsine herkese haset herkese düşman. Allah affetmiş seni cennettesin.  Cennette yalnız kendi başına kimle paylaşacaksın dünya hatıralarını, kime göstereceksin şekle girmiş amellerini köşkünü saraylarını. Dosta keder verdin dünyada zebaniler gibi asık suratınla pişmanlık çekeceksin cennette.Bir güzel yüz bir tebessüm etrafı cennet yapar dünyada bile. Dünyanı karartmışsın, dostunum diye girme dünyama seninle işim olmaz cennette bile.Bu rüya aleminde kara basan olma bana, göz yumulup gerçeği görünçe, pişmanlıklar gırtlağa düğümleninçe ne zor çıkar can, ete bürünmüş biz den.

Ne söz söylendi  ne dinleyenler oldu.Her türlü sürgün eziyet,hasret onlara.Dost bilirim , baba bilirim gözleri yaşlı efendiye, bizi uyandıran uzaklarda olsada , bizden başka kimse bizi bilmesede, Dostu Dosttan başka tanımazmış alnındaki nuru gören dost olmadıkça.Araya denizlerde girse,dost u dosta bağlayan dostun gözü yaşlı tatlı sözleri.Vesselam.

                                                                                                    Hacı Özkul Ongan

Ara 30

            Hased, takdîri değiştirmez Hased, kıskanmak, çekememek anlamında olup, kötü huylardandır. Allahü teâlânın, herhangi bir kimseye, ihsân ettiği nimetin, ondan çıkmasını istemek, hased olur. Zararlı olan şeylerin, o kimseden ayrılmasını istemek ise, hased olmaz, gayret olur. İlmini, mâl, mevki ele geçirmek, günâh işlemek için kullanan din adamından ilmin gitmesini istemek gayret olur. Mâlını harâmda, zulümde, İslâmiyyeti yıkmakta, bid’atları ve günâhları yaymakta kullanan kimsenin, mâlının yok olmasını istemek de, hased olmaz, din gayreti olur. Bir kimsenin kalbinde hased bulunur, kendisi buna üzülür, bunu istemezse, bu günâh olmaz. Kalbde bulunan hâtıra, düşünce, günâh sayılmaz. Hâtıranın kalbe gelmesi insanın elinde değildir. Bir kimse, kalbinde hased bulunmasından üzülmezse veyâ arzûsu ile hased ederse, günâh olur, harâm olur. Bu hasedini sözleri ile, hareketleri ile belli ederse, günâhı dahâ çok olur. Hadîs-i şerîfte; (İnsan, üç şeyden kurtulamaz: Sû-i zan, tayere, hased. Sû-i zan edince, buna uygun harekette bulunmayınız. Uğursuz zannettiğiniz şeyi, Allaha tevekkül ederek yapınız. Hased etdiğiniz kimseyi hiç incitmeyiniz!) buyuruldu. “Hasenâtı yok eder!�

    Allahü teâlâ, şeytânın şerrinden korunmamızı emrettiği gibi, hased edenin şerrinden de, sakınmamızı emretti. Hadîs-i şerîfte; (Nimet sâhiplerinden ihtiyâçlarınızı, gizli olarak isteyiniz. Çünkü, nimet sâhiblerine hased edilir) buyuruldu. Hased, ibâdetlerin sevâbını giderir. Hadîs-i şerîfte; (Hased etmekten sakınınız. Biliniz ki, ateş odunu yok ettiği gibi, hased de hasenâtı yok eder!) buyuruldu.

          Hased eden, hased ettiği kimseyi gıybet eder, çekiştirir, onun dedikodusunu yapar, mâlına, canına saldırır. Kıyâmet günü, bu zulümlerinin karşılığı olarak, hasenâtı alınarak, hased ettiği kimseye verilir! Kıskançlık yapan, hased eden, hased ettiği kimsedeki ni’metleri görünce, dünyâsı azâb içinde geçer, uykuları kaçar! Hayır, hasenât işleyenlere, on kat sevâb verilir. Hased, bunların dokuzunu yok eder, birisi kalır. Küfürden başka hiçbir günâh, hasenâtın sevâplarının hepsini yok etmez!  Hased yani kıskançlık, insanın kibirli olmasına da sebep olur! Kıskanç kimse, hased ettiği kimsede bulunan nimetlerin ondan ayrılarak kendisine gelmesini ister. Onun haklı olan sözlerini ve nasîhatlerini reddeder! Ondan bir şey sorup öğrenmek istemez. Kendinden yüksek olduğunu bildiği hâlde, ona tekebbür eder, büyüklük taslar. İmâm-ı Gazâlî hazretleri buyurdu ki: “Bütün kötülüklerin başı, kaynağı üçtür: Hased, riyâ, ucub. Kalbini bunlardan temizlemeğe çalış!� Ucub sâhibi, hep ben, ben der. Toplantılarda baş tarafta bulunmak ister. Her sözünün kabûl olunmasını ister. Abdullah bin Hubeyk hazretleri, Horasan’dan gelen ve kendisinden nasîhat isteyen bir sevdiğine; “Ey Horasanlı! Dilinle yalan söyleme, gözünle harama bakma. Kalbinle Müslüman kardeşine hased etme. Kin tutma ve iyi şeyler arzu et. Eğer böyle yapmazsan, sonunda bedbaht olursun� buyurmuştur.

         Abdullah-ı İsfehânî hazretleri buyuruyor ki: “İbâdetlerden lezzet alamamanın sebeplerinden biri de, haram ve şüpheli yemeklerdir. Eğer yenilen lokma şüpheli ise, ondan; hırs, şehvet, hased, adâvet, düşmanlık ve riyâ doğar.�

        Hiçbir hasedci, murâdına kavuşmamış, kimseden hürmet görmemiştir! Hased, sinirleri bozar. Ömrün azalmasına sebep olur. Ebû Sa’îd-i Esma’î hazretleri, 120 yaşında bir kimseye rastlar ve çok yaşamasının sırrını sorar. O kimse de; “Çünkü ben, hiç hased etmedim� cevabını verir.

     Ebülleys-i Semerkandî hazretleri buyuruyor ki: “Üç kimsenin duâsı kabûl olmaz: Harâm yiyenin, gıybet edenin, hased edenin.�

      Ömrü üzüntüyle geçer Hasedin zararı, hased edenedir! Çünkü hased olunanın, dünyâda ve âhirette, bundan hiç zararı olmaz, hattâ faydası olur. Hased edenin ömrü, üzüntü ile geçer. Hased ettiği kimsede nimetlerin azalmadığını, hattâ arttığını görerek, sinir buhrânları geçirir! :))Hasedden kurtulmak için, hased edilen kimseye hediyye göndermeli, nasîhat vermeli, onu medhetmeli, övmeli, ona karşı tevâzu göstermelidir. Ayrıcı onun nimetlerinin artmasına da duâ etmelidir. Akşemseddîn hazretleri bir sohbetinde; “Nîmete şükret, belâya sabret. Dünyânın mutluluğuna mağrûr olma. Kimseye kızma, eziyet ve cefâ etme. Ömrün uzun olsun istersen, kimsenin nîmetine hased etme. Kimseyi kötüleyip, atıp tutma� buyurmuştur. Netice olarak hased etmek, Allahü teâlânın takdîrini değiştirmez. Kişi, hased etmekle boşuna üzülmüş, yorulmuş olur. Kazandığı günâhlar da, cabası olur. Hazret-i Mu’âviyenin, oğluna nasîhat olarak buyurduğu gibi: “Hasedden çok sakın! Hasedin zararları sende, düşmanınınkinden dahâ önce ve dahâ çok hâsıl olur.�

  Kaynak :Osman Ünlü

 Hased eden kendini yıpratan olduğu gibi dostlukların sonunuda getirir. Her zaman söylerim içimden(sessizçe) herkese, duymasalarda sesimi, duysada oldu duymasada oldu,

  Hasedçi güçeneçek diye; Allah’ın bana taktir edip verdiÄŸine aman Elalem hased eder kıskanırlar ,güçüne gider milletin diye Kabul etmemezlik yapamam ver Allah’ım Daha fazlasını isterim der secdeye kapanırım. Kimi alır keyfe bakar, kimi alanı seyreder gaz yapar.Alan memnun veren memnun yazık etme kendine memnunların bozma keyfini.

  Baba malı deÄŸil alın teri    —–    Çalış seninde olur.——  Akıl zenginin sermayesidir.—- Yatanın üstüne kıra, çalışana kısmet yaÄŸar.  :)))))  ,—Çok düşünen akıldan(beyinden) , çok yatan ziyanda olur.—— Bana arkadaşını söyle sana kim olduÄŸunu söyleyeyim.—-Fakirin mahareti laf salatası, akıllının mahareti zengin olması.:))))—–Kurnaz  günü kurtarma derdin de adam satma onun sermayesi, Adam gibi adam da kendi iÅŸin derdinde. BulaÅŸmaz kimseye hak hukuktan vazgeçmez, Korkusu var Allah ‘a. 

  Ve Duamız olmalı her an her yerde ” Ya  Rabbi beni Riya dan, Kibirden, Hased etmekten!  Hasede uÄŸramaktan,Kıskançlıktan, Kıskançların ÅŸerrinden ve  kıskanç olmaktan koru. Allah’ım   göz açıp kapayana kadar olsada beni bana bırakma.Åžeytanların da vesveselerinden sana sığınırım. Amin.        demeli Vesselam.   

                                            Hacı Özkul ONGAN

Ara 25

     Ruhun mahiyetinin bilinemez oluşu, akıl, kalp, nefis, vicdan, zihin, bilinçaltı, duygular, düşünceler, davranışlar konusunda tarih boyu, filozofların, mütefekkirlerin, mutasavvıfların, ilim adamlarının ve araştırmacıların farklı yorumlarla açıklamalar yapmalarına sebep olmuştur.Tıp ve psikoloji gibi ilimlerde de insanı hala detaylandırmaktadır.        Sözgelimi sevgi, bir kalp işi midir, akıl işi midir, nefis işi midir? Öfke, nefret, kin, haset, kibir, kaygı, korku, üzüntü gibi duygular, gerçekten sadece duygu mudur? Düşünceyle hatta duyularla ilgi ve ilişkisi yok mudur? Bu konuda kalp masum mudur, nefsin, inanan lar için şeytanın, bilinçaltının katkısı yok mudur? Yoksa sorun sadece beyinden ve sinir sisteminin işleyişinden mi kaynaklanmaktadır? Şehvet dediğimiz zaman, akıl ve kalbi hemen bir tarafa ayırıp, hedef tahtasına şeytanı mı, nefsi mi yoksa her ikisini mi koyalım?

              Duygular, düşünceler ve davranışlar, ruhumuzun kendini ifade etme ve gerçekleştirme biçimleridir. Duygu ve düşüncelerin ruh dan ayrı kategorik bir varlıkları yoktur. Ruhun mekanizmaları, işleyen fakülteleri durumunda olan irade, vicdan ve nefsin fonksiyonları ve tezahürleri sayılabilirler.

                  Bedensel parçalarımız ise soyut duygusal ve düşünsel plan ve proje taslaklarının uygulama alanı, inşaat sahası gibidir. Ancak bedenimizde farklı duyuların ve organların çeşitli görevlerinin olması gibi, ruha ait, işaret ettiğimiz mekanizmaların da aynı şekilde çok farklı, değişken ve kompleks işleyişleri, icraatları olabilmektedir. Duygu ve düşüncelerin belli davranışlarla ortaya çıkmalarında ise, iç oluşumlar kadar dış etkenler de önemli rol oynamaktadır.

                İnsan, dairevî bir ruh varlığında, prizma yapısıyla düşünülse, vicdan-kalp ve duygular yönüyle esas olarak Allah’a, akıl-irade, düşünce, bilgi ve nefis yönleriyle de dünyaya olumlu olarak yönelmesi istenmiştir. Duygu ve Düşünce, İnsanın ilk ve en önemli varlık gerekçesidir. Melek, cin, ruhaniler, madde dünyası var edilmişti ama henüz düşünen insan yoktu. Düşüncenin ana malzemesi bilgiyle donatılan Hz.Adem, bu düşünce evrenine adım atarken, varlık da gerçek anlamını bulmuş, ilk düşünen insan, bir Peygamber olarak gönderilmişti.

               İman ve ibadet mükellefiyeti, Kur’an’da çok tekrar edildiği gibi akıl sahibi, aklını kullanan ve düşünen varlıklar yani insanlar ve cinler içindir. “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler (ve tanısınlar) diye yarattım� (51/56) ifadesi, insanın yaratılış amacına farklı bir anlam yüklemektedir; o da, ibadet sorumluluğunun ve Allah Kültürüne sahip olmanın ancak Kalp ve duygularla, akıl ve düşün celerle mümkün olduğudur. Bu yüzdendir ki Peygamberimiz (S.A.V.)düşünceyle ibadeti eşdeğer hatta üstün tutmuş, evreni anlatan ayet leri okuyup da düşünmeyen ve duygulanmayan insanı kınamıştır.

                Düşüncenin ana ilgi alanı Allah Kültürü olmalıdır. Çünkü bütün varlık O’nun eseridir. Evren ve insan O’nun; İlim, İrade ve Kud ret sıfatlarının ürünüdür. O’nu düşünmek, O’nu O’na uygun tanımak, aslında evreni ve insanı gerçek anlamıyla düşünmek ve tanımak anlamına gelir. Bu perspektiften bakınca, insanın (Kur’an’la beraber) evreni ve insanı bütün yönleriyle düşünmesi, tanıması ve Yaratıcısıyla ilişkilendirmesi, bir yaratılış amacı ve kulluk görevi olmaktadır.

                  Allah adına, Allah’ın var ettiği dünyayı ve o dünyayı mamur hale getiren, düşünen insanı düşünmek ve tanımak! Bu bakış açısıyla insanın, iç dünyasındaki çatışmalara yaklaşmak, hayat mücadelesinde ve insanlarla ilişkilerinde karşılaştığı problemlere çözüm aramak, daima insan ve toplumu mutlu edecek yöntemler geliştirmek, böylece düşüncenin hakkını vermek temel hayat felsefemiz olmalıdır.

                Kur’an açısından düşüncenin, varlık platformunda ilk şekillenmesine baktığımızda, karşımıza temelde şu ana alanlar çıkmakta dır: Cenab-ı Hakk’ın ayetlerdeki beyanları (ki biz bunlara “İlahi Düşünce� gibi bir kavram kullanmayı uygun bulmuyoruz), melekî düşün ce, insanî düşünce ve şeytanî düşünce. Melek tamamen olumlu-pozitif düşüncenin, şeytan tamamen olumsuz-negatif düşüncenin tem silcisi olarak karşımıza çıkar. Adem ise, her iki düşüncenin kaynağı olabilecek bir yapıya sahip bulunmaktadır. Nitekim olumsuz duygu ve düşünce, ilk kez Peygamberde değil, oğlunda tezahür eder.

Allah, meleklere:

“Ben yeryüzünde bir Halife (düşünen ve yöneten insan) yaratacağım� (2/30) demişti. Bu beyan düşüncenin eylemden önce nasıl bir proğramlayıcı olduğunu göstermektedir. Melekler, Allah’ı tesbih ve takdis ettiklerini ve kan döken, anarşi çıkaran insanın yaratılışının hikmetinin ne olduğunu sorarak, olumlu ilk bakış ve düşünce örneğini sergilerler. Bu yaklaşım şekli de, eylemin düşünce meydana getirdiğinin ifadesidir.

               Melekler bu düşünceleriyle insanın, olumsuz bütün hallerinin, ancak Allah’a yönelmekle, O’nu tanıyıp, tesbih ve takdir etmekle önlenip, olumluya yönlenebileceğine parmak basmış oluyorlar. Ne var ki iyi niyetli her düşünce ve bakış, isabetli olmayabilir ya da yetersiz kalabilir. Melekler düşünce ve eylem üretmekten çok, uygulanacak olumlu eyleme göre şekillendirilmiş saf güzellik ve iyilik temsilcisi varlıklardır.

           Allah: “Ben sizin bilemeyeceÄŸinizi bilirimâ€? diyerek, meleklere, Adem’e öğrettiÄŸi (Allah’ın kendi isimlerine, İnsan yapısıyla ilgili bilgilere, varlıklara, eÅŸyaya, nesillere vb. bilgileri) isimleri sordu. Onlar bilemeyince Adem’e sordu, o bilince de meleklere: “DememiÅŸ miydim?â€? dedi. Bu diyalog, olumlu düşüncenin ve yorumun, güvenilir kaynaktan gelen doÄŸru bilgiye dayanması, öncelikle de araÅŸtırılması gerektiÄŸinin dersini vermektedir.

              Burada dikkatimizi çeken bir konu ÅŸudur. Tefsirciler Adem’e öğretilen bilgi konusunda genellikle dünya hayatına ait eÅŸya isimleri ÅŸeklinde görüş bildirirler. Şüphesiz bu da bütünün bir parçası olabilir. Ancak Her Peygamber baÅŸlı başına insan eÄŸitimcisidir. Bu da onların insanın psikolojik yapısıyla ilgili her konuda temel kavrayış gücüne sahip bulundukları anlamına gelir.

              Öte yandan öğretilen isimlerin başında Allah’ın isimlerinin olduÄŸu da düşünülebilir. Esmayı Hüsna çoÄŸunlukla dua amaçlı okunur ve bu güzel bir uygulamadır. Ne var ki asıl olan bu anlamların muhtevalarını kavramak ve insanın hem kendi ruh dünyasında hem de insanlar arası iliÅŸki ve iletiÅŸimlerde gereklerini uygulamaya çalışmak olmalıdır. Allah’ın her güzel ismi aslında hem insanın psikolojik hayatına hem de insanlar arası iletiÅŸimde denge ve verimlilik kazandıracak temel hayat taÅŸlarıdır ve insanlara en mükemmel davranış modellerini sunmaktadır.

           Peygamberlerle beraber Peygamber Efendimizin de insanlara güzel örnek olarak gösterilmesinin temelinde, Allah’ın bütün güzel isimlerinin en üst düzeyde temsil etmeleri ve insanlara örnek davranış modelleri sunmalarıdır.

            Ayetlerde bu önemli bilgi konusuna dikkat çekildiği gibi ayrıca duygu ve düşünce saplantılarına girerek, bozgunculuk yapma, fesat çıkarma gibi yeryüzündeki olumsuz eylemlere karşı insanoğlunun bilgi gibi güçlü bir alt yapıya ve desteğe sahip olduğunun, bunun kıymetinin bilinip değerlendirilmesinin uyarısı da yapılmış yapılmaktadır.

    İnsan öncesi bu ikinci diyalogda, dünya ve insan hayatının üç temel kavramı işlenmektedir: Bilgi, Düşünce ve Eylem.

     Kur’an’a göre ilk diyalog “Elestü birabbiküm!..”(7/172) ile Allah ve ruhlar arasında gerçekleÅŸmiÅŸtir. Allah bilgi sahibidir, bir insan yaratmayı dilemiÅŸ, ilim planında var etmiÅŸ sonra da varlık alemini ve sonra Adem’i yaratmıştır. Aynı sıralama Adem için de geçerlidir. Allah onu duygu sahibi bir varlık olarak yaratıp bilgi vermiÅŸ, düşünmesini saÄŸlamış ve eylem için dünyaya göndermiÅŸtir.

ŞEYTANİ DÜŞÜNCE TARZI

Şeytani düşünce tarzı, duygusal bir boyut kazanarak bu aşamada devreye girmektedir. Allah, anatomik harika yapısı, bilgisi ve misyonu ile mükemmel yaratılan bu, sanat şaheseri ilk düşünce modeli karşısında, meleklerden secde etmelerini ister. Bu, o güne kadar melekler arasında, cin türünün ilk baba-örneği olarak ve İblis ismiyle (18/50), ayrıcalıklı bir konumda bulunan şeytanın, olağanüstü bir Ego-Ene-Benlik patlaması yapmasına yol açar. Bu aslında iç benliğinde, bir tohum halinde sakladığı preslenmiş olumsuz duyguların ortalığa saçılması, negatif karakter yapısının şekillenmesidir.

Åžeytan bir anda mı isyan ve inkar psikolojisine girdi, yoksa bekraundu var mıydı? Bir ayet bu konuda bize ışık tutabilir. Ayet, ‘Biz sizi yarattık, sonra süretten sürete ÅŸekillendirdik, sonra meleklere secde emrettik, hepsi etti iblis secde etmedi…â€?demektedir (7/11). DiÄŸer ayette, Allah yaratmadan önce, meleklere balçıktan bir insan yaratacağını, ruh üfleyince secde etmelerini bildirir, sonra secde em ri gelir. Åžeytana secde etmeme sebebini sorunca da, çamurdan yaratılmış olduÄŸunu gerekçe gösterir (15/28,33).

Öyle anlaşılıyor ki, ÅŸeytan, meleklerin içinde olduÄŸundan, Adem’in yaratılmadan önce gündeme geliÅŸinden haberdardı, belki de kendi aralarında, beÅŸerin yaratılışı ve özellikleri konusunda konuÅŸmalar (Mele-i Ala’daki konuÅŸmalar (38/69) geçiyordu. Åžeytan, daha o zamandan, içinden kuruluyor, “Onu tanımayacağım!” diyordu. Adem’in ÅŸekilden ÅŸekle tedrici yaratılışının safhalarını izleyebiliyordu, Adem ÅŸekilden ÅŸekle girdikçe, iblis de ÅŸekilden ÅŸekle giriyor, hınçlaşıyor ve kendisine bir rakip hazırlandığı düşüncesiyle onu tanıma ma azmini zaten içinde oluÅŸturuyordu. “Onu topraktan yarattın!” ÅŸeklindeki yaklaşımı da, Ademin yaratılışının ve kendisine topraktan bir rakip olarak hazırlanışın farkındaydı ve ona diÅŸ biliyordu. Ona saygı göstermemeye de muhtemelen kararlıydı.

Basit görünen bir düşünce kıvılcımı, duygu yangınına ve isyan eylemine yol açar. Negatif duygular, negatif düşünceyle ilk kez şöyle dillenir:

“Åžuna da bak! Sen bunu mu benden üstün yaptın?”,

” Ben ondan üstünüm, onu topraktan beni ateÅŸten yarattın!â€? (7/ 12, 17 /61-62).

Şeytan ikinci fıtrat kazanır ve bunu benimser. Çünkü zaten böyle bir şeye hazırlıklıdır o. Artık mahiyetinde her an kötülük fikri ve onu yayma yemini hakim olacaktır.

Çünkü ÅŸeytanda ilk kez olumsuz bir kısır döngü (Fasit daire) oluÅŸmuÅŸtu. Kibri ve kendini üstün görmesi, ardından secde etme mesiyle halkalar oluÅŸmaya baÅŸlamış, bu Allah’a isyanla devam etmiÅŸ ve her an kötülük yapacağına yemin ederek, Allah’a deÄŸil kendisi ne onay vermiÅŸ, egosunu zemberek gibi kurmuÅŸ, olumsuzluklara programlamıştır. Bu talep de Allah tarafından kalbinin mühürlenmesi ÅŸeklinde onaylanmıştır.

Artık Åžeytanın düşüncesinde iyilik kavramına yer kalmamıştır. Bu güneÅŸe benzer. Atomlar sürekli parçalanır ve sürekli yenilenerek enerji üretilir. O da sürekli kötülük üretmeye baÅŸladı. Bir insan, geçici öfke halinde kudurmuÅŸ gibi olur, etrafına saldırır, kırar döker, parçalar, sonra da sakinleÅŸir. Åžeytanın her hali böyledir. Bir farkla ki ÅŸeytan en öfkeli halinde bile akli muhakeme ve muvazene gücünü kaybetmez.Ama Tövbe etmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Oysa Adem tövbe-istiÄŸfar duygusuyla ve Allah’a secde ile bu kısır döngünün oluÅŸmasına meydan vermemiÅŸti.

Anlaşılıyor ki şeytan, Adem’den farklı olarak, sadece düşünce ve eylem varlığı olmayı tercih etmiş, secde etmeyi ret ederek, itaat ve hayra yönelik bütün duygularını adeta kısırlaştırmıştır. Hadım olan insanın fonksiyon yitirmesi gibi, şeytan tamamen bir inanç ve iyilik özürlü bir varlıktır. (Cin süre sinde, cinlerin inanmasından teslim olmasından söz edilir)

İsyan edip secde etmeyen şeytanın birincil duygusu, sahip olduğu kendince yüksek değerleri kaybetme endişesi olabilir. Çün kü o da, Adem gibi, meleklerden farklı olarak bazı mahiyet özelliklerine, kapsamlı bilgiye ve üstün yeteneklere sahip bulunuyordu. Kıya mete kadar ölüm tatmayacak tek varlık olması (17/62, 38/79-81), insanların göremediklerini görmesi, vesvese verip nefisleri, duygu ve düşünceleri etkilemesi, peygamberlere bile müdahale etmek istemesi gibi ( 7/27, 15/39, 22/52-55)

Bu avantajları onda kibir, kendini beğenme, üstünlük taslama gibi ikincil duyguların beslenmesine yol açmış, Ademin bir rakip gibi karşısına konması, bir de secde edilmesinin istenmesi, onu büsbütün çıldırtmış, duyguları kararlı isyan düşüncesine dönüşerek, inat ve israrla isyan bayrağını açmış, artık o, kendince bir ilk ve varlıkta olmayan orijinal bir şey olmuştu.

Belki da ona en cazip geleni de buydu: İlahlığa alternatif oluÅŸturmak, diÅŸine göre bulduÄŸu insanlık varlığıyla kıyasıya savaÅŸ mak! Böylece kendisini kanıtlamak ve tatmin olmak!..Adem belki de sadece bir sebep olmuÅŸtu, böyle bir fırsat kolluyordu, bulunca tam zamanı dedi ve adeta kötülüğün tek ilah adayı gibi varlık piyasasına çıkıverdi. Benzer çıkışın insan temsilcisi bilindiÄŸi gibi Firavundu…

Şeytanı böylesine cüretkar kılan şey herhalde, Melekler arasındaki tek orijinal model olmasıydı. Bu onu özgün ve farklı kılıyordu.Yaratıcı olamayacağını bildiği için, yaratıcıdan sonra ilk ve tek olma düşüncesine kapılacak kadar ayrıcalıklı donanımı vardı. Yaratıp var edemiyordu ama yaratılan bütün insanların varlık amaçlarını yok edebilirim diye düşünüyordu.

           Şeytanın asıl kahredici azgın duygu tabanlı saldırgan düşüncesi bundan sonra kendini gösterir, çünkü artık o yeminli bir olumlu düşünce baş düşmanı olmuştur. Azgınlığın uç noktasına vardırdığı insana tepkisini, ültimatom çeker gibi Allah’a karşı küstahça şu şekilde yöneltir:

“Yeryüzünde günahları kullarına süslü gösterecek, onları azdıracağım� (15/39),

“Doğru yolun önüne oturacağım; önlerinden, arkalarından, sağlarından sollarından sokulacağım, çokları şükredenlerden olmayacak� (7/17).

           Åžeytan sanki gelecekten haber vermektedir. Ve kesin bir dille konuÅŸmaktadır. Bu kudurmuÅŸ bir öfke halinde söylenmiÅŸ heze yanlar mıdır? Yoksa, meleklerin “Fesat çıkaracak, kan dökecek insan mı yaratacaksın?” diye sormalarının altında yatan, insan hakkın da bildikleri gelecek bilgiyi mi biliyordu!..Ya da bir taraftan kendi gücüne ve yeteneklerine bakmış diÄŸer taraftan da insandaki zayıf noktaları iyi keÅŸfederek; “Ben bunun hakkından rahat gelirim!” demiÅŸ, nefis istekleri karşısında onun cılız bir rakip olacağını düşünmüştü…Haklı da çıkmıştı!..

(Şeytan Taşlama) ozkul-foto-280.JPG         Şeytan da olsa doğru söylediği anlar olabilir. Sözgelimi ihlaslı kulları azdıramayacağını itiraf eder (38/75) Bir ayette Allah, şeytanın tahminin doğru çıktığını, azgınlaşan insanları (Sebe) örnek göstererek hatırlatmaktadır (34/20).

Tamamen menfi duygu ve düşünce fasit dairesine hapis olan ve kinle dolup taşan şeytan, hadislerin de belirttiği gibi, insanın kalbine, aklına ve nefsine doğrudan ve sürekli uydu yayını yapar gibi, bin bir koldan çeşitli yöntemlerle yaklaşarak, olumsuz duygu ve düşünceler gönderebilmektedir.

            Ne var ki şeytanın yaptırım gücü bununla sınırlıdır; sadece duygulara kurşun atabilir, düşünce oklarını gönderebilir. Şayet insan kalbini inançla zihnini bilgiyle donatır, uzmanlardan, olumlu kitaplardan ve güzel arkadaşlarından destek alırsa, bu zehirli oklara karşı güçlü bir dalgakıran gibi, kalkan oluşturmuş, duygu ve düşüncelerini koruma altına almış olacaktır.

Şeytanın en büyük taarruz alanı, başkonsolosu ya da lokomatifi olarak gördüğü nefistir. Çünkü nefis, insanın en zayıf tarafıdır ve akıl gibi bir muhakeme gücüne sahip değildir. Kalp ve vicdan gibi derin ve güçlü duygusal bir bağlantısı da yoktur. Nefis, helal haram tanımaz, doymak bilmez. Özellikle yeme içme, cinsellik, mal, makam ve şöhret tutkusu, şeytanın ağzını sulandıran başlıca nefsani boşluklardır. Şeytanın, bu yönlerden vurduğu insan, inanç ve düşünce planında bloke edildiği için, kolayca olumsuz davranışlara yönlenebilmektedir. İnsan öncelikle şeytanın maşası olan nefsin elinde dizginlenmiş ve zincire vurulmuş kalbini ve düşünce dünyasını özgürlüğe kavuşturmalıdır.

Şeytan, intikam duyguları içinde insana, karşı yapacağı düşünce savaşlarının tetiğine basmadan önce, iki kez diyalektik manevra yapmıştı. İlkinde, kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını ve ondan üstün olduğunu savunarak, Allah karşısında bir mantık oyununa girmişti. Diğerinde ise yine Allah’a karşı sinsice bir plana girişmiş, laf oyunu yapmış, mahşere kadar ömür verilmesini istemiş fakat kıyamete kadar izin kopartabilmişti.

ŞEYTANIN İLK PSİKOLOJİK TAARRUZU

İnsana karşı giriÅŸtiÄŸi ilk taarruzu, Adem ile Havva’nın duygularına hitap ederek, düşüncelerine yasak meyveden yemeleri fikrini verme ÅŸeklinde geliÅŸti (7/22). Ona göre yasak aÄŸaç, sonsuzluk, meleklik ya da meliklik-saltanat (20/120) aÄŸacıydı. Ondan yedikleri takdirde sonsuza dek cennette kalacaklar veya melek olacaklardı. Ya da belki de Adem’e yeryüzünde tek sultan ve hakim sen olacaksın diye, halifelik misyonunu hatırlatarak kandırmayı düşünüyordu.

Bir insan için sonsuza kadar cennette kalmak, melek olmak ya da yeryüzü kralı olmak ne demektir? Şeytanın fısıldadığı bu ko nu, soru haline getirilip günümüz insanlarına sorulsaydı ne cevap verirlerdi? Herhalde vicdanı sönmemiş aklı çürümemiş hiç bir insan (melekliği bilemeyiz ama )sonsuzluk ve sultanlık konusunda buna hayır diyemezdi!..Şeytan ilk kumpasında tam isabet yapmıştı. En azından insanı çok iyi okumuş, kendince gördüğü bu boşluğundan ve zayıf tarafından yararlanmak istemişti. (7/20).

Şeytanın burada insanı çok iyi tanıdığını, çözdüğünü, okuduğunu ve insanın mahiyetindeki sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü isteme duygusunu tespit edip düşünce oyunlarını bu yöne teksif ettiğini görüyoruz. Ve şeytan dünyaya inmeyi beklemeden, insana karşı taarruz planlarını hazırlamış bir bir uygulamaya koymaktadır.

ŞEYTANIN CİNSELLİK BOŞLUĞUNU KULLANMASI

İnsanın en zayıf taraflarından biri de cinsel yönüdür. Åžeytanın tuzağını son derce profesyonelce kurduÄŸunu söyleyebiliriz. Sonsuzluk gibi insanın duygu ve düşünce dünyasını harekete geçiren ve nefsini uyandıran bir düşünceyi, Adem ile Havva’ya iletmiÅŸ, sonra da yasak meyveye uzanma eylemine davet etmiÅŸti. Kur’an, ÅŸeytanın onları elbisesiz bırakmayı, ayıp yerlerini göstermeyi, böylece cennetten çıkarmayı planladığını bize anlatır(7/27).

Asıl amacı ise kendince düşmanını, esas savaÅŸ alanı ve arenası olan dünyaya çekmek, orada hesaplaÅŸmak ve iÅŸini bitirmekti. Ve bir ikisiyle hıncı dinecek gibi görünmüyordu, cehennemin büyüklüğüne göre insanları dolduracaktı. Açıkça süslü bir yalan söylemiÅŸti, çünkü Allah’a karşı ben üstünüm diye ilk yalanını zaten savurmuÅŸtu.

ŞEYTANIN DÜNYA SAVAŞLARI

Şeytan İkinci duygu ve düşünce savaşını, ilk kez yeryüzünde vermiş, bunu Kabil cephesinde yerini alarak göstermiş, adeta Allah’a karşı hırsla verdiği baştan çıkarma andını yerine getirmişti. Yeryüzünde meydana gelen ve sonu kan dökmekle sonuçlanan bu ilk duygusal muharebe, deyim yerindeyse bir kız yüzünden başlamıştı.

Åžeytan ikinci kez insanoÄŸlunun karşı cinsel olan tutkusunu kullanıyordu. Kabil, cennet kokusunu henüz üzerinden atmamış Peygamber bir babanın evladı olduÄŸu halde, aslında kardeÅŸi Habil’in eÅŸi olabilecek, aynı batın ikizi, kız kardeÅŸini arzulamaktadır. Bu ilahi yasağı bilerek çiÄŸnemekte israrlı olan Kabil, babasının Allah’a hediye sunma önerisini zoraki kabul eder. Sonuçta Habil’in hediyesi kabul edilince, ÅŸeytanda hortlayan tepki duyguları, kıskançlık ve inat Kabilde de uyanmış, intikam peÅŸine düşerek kardeÅŸini öldürmüştü (5/30).

Kur’an’da bu olayda, şeytanın doğrudan müdahalesinden bahsedilmez. Ama şeytanın, insanları baştan çıkarma konusunda ettiği yemin hatırlanırsa, böyle bir olayda parmağının bulunmadığı düşünülemez.

Hz. ADEM VE PSİKOLOJİK DÜŞÜNCENİN OLUŞUMU:

Konuyu, ilk düşünen insana, Hz.Adem’e getirecek olursak, onun şu üç yönünü ön plana çıkarmak mümkündür:

1-Birincisi, salt akıl ve düşünce insanı olarak Hz.Adem’dir.

Bu yönüyle o meleklerin bilemediÄŸi zengin hikmet ve bilgilerle donatılmış, kendisine yeryüzü halifeliÄŸi ve hakimiyeti misyonu verilmiÅŸ ve temsil ettiÄŸi üstün manaya secde edilmesi gibi bir iltifata mazhar olmuÅŸtu. Böyle zengin bilgi ve hikmet, halifelik ve dünya neslini baÅŸlatma gibi yüksek, ilk ve orijinal mazhariyetlere ve görevlere sahibi olan Adem’in, cennette bile olsa, o aklı başında taşırken yoÄŸun düşüncelere dalmaması düşünülemez.

Hz.Adem’in ilk düşünme eylemi, ayetlerden anlaşıldığına göre, meleklerin bilemedikleri sorulara cevap verirken gerçekleşmiş olmalıdır. Düşüncenin böylece bilgiye hizmet etmesi, Allah’ın, insanı meleklere iftiharla takdim etmesine ve saygı secdesi istemesine sebep olmuş, güzel düşünce anında ödüllendirilmiştir. Hz.Adem, bu bilgilerin yanında düşüncesini, kendisine yüklenen yeryüzü halifeliği görevine ve yetiştireceği nesline de yönlendirmiştir diye düşünmekteyiz .Öte yandan da hem eşi Havva’yı hem de şeytanın manevralarını hesaba katmak ve düşünmek durumunda bulunuyordu. İlk düşünen insanın, bu gibi konularda düşünmeye başladığı düşünülebilir.

2-İkincisi, duygusal düşünce insanı olarak Hz.Adem’dir. BeÅŸer olarak duygusal yoÄŸunluk yaÅŸadığını görüyoruz. İlki cennet yalnızlığı içinde, soy aÄŸacı eÅŸini bulunca, muhtemelen düşüncesini aÅŸan duygusal bir dokunuÅŸla, yasağı delmiÅŸ sayıldı. Suçun cezasının, amelin cinsinden olması, yani soy aÄŸacına yaklaÅŸma, belki de sadece tatma sonucu, avret yerlerinin açılması da yorumu bu yöne kay dırmaktadır. (7/22;20/118-119).Teklifin Havva’dan gelme si, aÄŸacın herhangi bir meyve olması neticeyi pek etkilemez.

Cennet nesil çoÄŸaltma yeri olmadığı için muhtemelen, görev zamanı gelip dünyaya gönderilinceye kadar, geçici cinsel temas yasağı konmuÅŸ olabilir, Allah doÄŸrusunu bilir. Bu, Hz. Adem’in çocuklarının, ikizlerin çaprazlama evlenmelerine izin verilmesi gibi geçici bir yasak olabilir. Ayette belirtildiÄŸi gibi, sadece yaklaÅŸma, uzanma, dokunma yasağı konmuÅŸ da olabilir.. Allah bilir, belki de Hz.Havva’nın rahatsızlık günleriydi, cennette bu olur muydu!. Orası gerçekten cennet miydi, dünyanın cennet gibi bir köşesi miydi! Teklif var mıydı, önce kimden gelmiÅŸti, yasak aÄŸaca dokunmak neydi nasıl olmuÅŸtu gibi sorulara takılmak doÄŸru deÄŸildir.

Bizce bu, İsmail’e bedel inen Kurbanlığın rengi konusunda tartışmaya girmek gibi bir ÅŸeydir, ayrıntıda boÄŸulmaktır, stratejiden sapmaktır. Belki de ÅŸeytan, menzile ulaÅŸmayı engelleyecek ÅŸekilde ayrıntılarda boÄŸulanlardan hoÅŸlanmaktadır. Benzer sapmayı yapan İsrail oÄŸullarının, Kurban edilecek hayvanın rengi konusundaki tartışmaları sonucu içine düştükleri kaotik durumu, Bakara süresi, 67-70. ayetlerde görebilirsiniz.

Ancak bu konuda, Adem’in, şeytanın etkisiyle adım attığını, üst düşünce boyutundan çıkarak, kalp seviyesinden aşağı düştüğünü düşünmek yanlış olabilir. Aksine mahiyetindeki çeşitli duyguları kontrol edebilecek düşünce gücüyle hareket ederek; belki de bilgi ve misyonunu gerçekleştireceği ve neslini çoğaltabileceği yerin dünya olduğu bilinciyle davrandığını, özgür düşüncesini kullanarak bir karara vardığını, görev aşkıyla bir ictihad yaparak o eylemi gerçekleştirdiğini bile söyleyebiliriz. Nebidir, ictihad yapmıştır, ictihadında yanılabilir ama özür dilemiştir!..

Åžeytanın, sonsuzluk aÄŸacı diye takdim ederek aÄŸaçtan yemelerini istemesi aslında, insan neslinin çoÄŸalmasını istemesinin bir ifadesiydi ÅŸeklinde yorum yapabiliriz. Allah bilir, Kaniatın Efendisi iftihar edeceÄŸi ümmetinin çokluÄŸuyla ne kadar övünüyorsa, ÅŸeytan da kendisinin iftihar edeceÄŸi insanların çoÄŸalmasını istemektedir. Kendince ne kadar çok kiÅŸiyi cehenneme yuvarlarsa o kadar intikam almış kinini kusmuÅŸ ve rahatlamış olacaktır…

Muhtemelen o da bir an önce insanla birlikte yere inip, insanoÄŸluyla savaÅŸmak, kozlarını paylaÅŸmak yolunda can atıyordu. Ademle ÅŸeytanın düşüncesi aynı noktada örtüşüyordu. Dünyaya inmek! Nur ve kir kulvarlarında yürüyen iki varlığın hedefleri bir noktada kesiÅŸmekteydi…Ama amaçlar farklıydı; biri olumlu diÄŸeri olumsuz!..

Aynı ÅŸekilde iki tarafın yasak aÄŸaçtan anladıklarıyla aynıydı, fakat yaklaşım amacı ve niyet farklıydı. BaÅŸka bir ayette temiz ve pis aÄŸaçtan bahsetmesi de bu baÄŸlantıyı hatırlatmaktadır (14/26). Temiz aÄŸaç, olumlu duygu ve düşünce, pis aÄŸaç olumsuz duygu ve düşünce meyvesi verir. Adem’in amacı temiz nesil çoÄŸaltmak iken, ÅŸeytan gelecek nesli, Allah’dan uzaklaÅŸtırmanın ve cehenneme atmanın hayallerini kuruyor planlarını yapıyordu.

Adem ile Havva’nın; Allah’a isyan, ÅŸeytana itaat ya da nefsini tatmin gibi bir planı, azmi ve kararlılığı olmamasına raÄŸmen yine de ilahi bir yasak çiÄŸnenmiÅŸtir, Allah’dan bir de azar gelince, her ikisi de piÅŸmanlık duygusu içinde af dilemiÅŸlerdir (2/37) Bu noktada ÅŸeytanın Allah’a isyan etmesiyle, Adem ve Havva’nın Allah’a yöneliÅŸi; müsbet ve menfî, (negatif-pozitif) duygu, düşünce ve davranış farkını da ortaya koymaktadır. Åžeytan kibir, inat ve isyan duygusuna yenilerek kaybetmiÅŸi, Adam ile Havva piÅŸmanlık ve özür dileme duygusuna dayanarak kazanmışlardı.

Åžeytan meleklerin arasında, ruhani alemin esrar dolu güzelliklerinin çinde kazanma kuÅŸağında kaybeden bir varlık temsilcisi sayılabilir. Adem ile Havva da kaybetme kuÅŸağına giriÅŸin adı olan isyan ve günah merdiveninin daha ilk basamağında dönüş yapıp Allah’a yönelerek kazananlardan olmuÅŸlardır.

Burda önemeli bir husus göze çarpmaktadır. Hz. Adem’e, sanki bir beÅŸer olarak irade eÄŸitimi verilmektedir. İlk kez bir insan bilgi, duygu, düşünce ve önemlisi iradesiyle sınanmıştır. Bir taraftan Allah’ın yasağı, diÄŸer taraftan ÅŸeytanın aldatma adına teÅŸvikleri, öbür yandan da nefis taşıyan bir insanın duyguları bulunmaktadır. İnsan, iradesiyle ya “Yapma!” ÅŸeklindeki Allah’ın yasağına uyacak ya da “Yap!” diyen ÅŸeytanın sözüne kanacaktır. Nefis yapı olarak ÅŸeytanın istediÄŸini gerçekleÅŸtirmekten hoÅŸlanmaktadır.

Fakat öbür tarafta kalbe yüce bir duygu ve vicdan, akla güç bilgi ve görev veren, Ruhun gerçek sahibi olan Allah vardır. İnsan, nefsini aÅŸarak tercihini Rabden yana kullanınca, Ruhta zafer kazanmış, Allah’ı hoÅŸnut etmiÅŸ olacaktır. Åžayet bunu baÅŸaramazsa, unutma veya zaaf insanı etkiler de günaha yönlendirirse, alternatif bir kurtuluÅŸ yolu daha vardır; o da piÅŸman olmak, hatayı anlayıp Allah’tan özür dilemektir.

Hz.Adem’in ÅŸahsında bütün insanlığa iki yöne uygulanabilecek bir bu irade eÄŸitimi ve Allah’a yönelme dersi verilmiÅŸ olmakta dır. Bir ayet dikkat çekici bir ifadeyle, itaat ve isyan yeteneÄŸini ve potansiyelini Allah’ın verdiÄŸini, fakat nefsin tezkiye edilip temizlenmesi durumunda kurtulabileceÄŸini, aksi takdirde zararda olacağını vurgulamaktadır (91/7).

Bu insanın, günaha açık bir fıtratının ve psikolojisinin olduğunun belirtilmesidir. Ve bu özellik yaşanarak gösterilmiş olmaktadır.

İnsan için belirtilen diÄŸer hususiyet düşmanlık duygusudur ki bu da “Birbirinize düşmanlar olarak yere inin!” (2/41) ayetiyle ifadelendirilir ki ilk tecellisi Hz.Adem’in iki oÄŸlu arasında gerçekleÅŸecektir.

Hicr süresi 28-29.ayetlerde belirtildiÄŸi gibi insanın topraktan ÅŸekillenip, ilahî nefha ile ruhlanması onun, melek ve hayvanlardan farklı olarak, “Çift tabiatlı” bir varlık olarak; irade mekiÄŸi ile iki kutupta gel-gitlerle yolculuklar yapacak olması, psikolojik duygu ve düşünceler sahibi olduÄŸu gerçeÄŸini göstermektedir. Hz. Adem ve Havva’nın önce bedensel yapılarıyla yasaÄŸa yönelmeleri sonra ruhsal yapılarıyla Allah’a sığınmaları, insanın ilk psikolojik alandaki ilk yolculukları ve deneyimleri olarak nitelendirilebilir. Böylece insan psikolojik olarak, yalpalamasını ve yan çizmesini, sonra da ana çizgiye dönerek dengede kalmasını öğrenmiÅŸ olarak yeryüzüne gelmiÅŸ olmaktadır.

Burdan yola çıkarak, Psikolojik hastalıkların ve kişilik bozukluklarının temel sebebinin oluşmuş olduğunu düşünebiliriz.

Buna Ruh hastalıkları yerine “Nefis Hastalıkları” kavramını kullanmak daha isabetli olacaktır.

Çünkü Ruh, insana son derece sağlıklı ve mü kemmel bir bedenle birlikte verilmiştir. Bedene bulaşması sebebiyle ruhta oluşan olumsuzlukların ana sebebi bedende ve bedene bağlı olarak Nefis arzularında aranmalıdır. Ruh hastalığı deniyorsa bu aslında bir sonuç belirleme olabilir. Adı üzerinde hastalık denmektedir. Aslında ruhu hasta hale getiren nefis ve bedendir, iradesini tamamen bedenden yana kullanan insan iradesidir.

Ruh-Nefis hastalıklarının temelinde yatan ilk çıkış noktası ve sebep: İnsana ve cinne alt yapısı sınırsız bir “Benlik” verilmesidir denebilir. İnsan ve cin, onlara verilen maddî ve ruhî yapılarıyla, benlik ve Yaratıcısı arasında bir ahenk kurmakla yükümlü tutulmuÅŸlardır.

İnsan dışı ama sorumlu tutulan varlık olarak İblis, bu uyumu bozan ilk örnektir. Ancak o, Hz.Adem bir rakip olarak gelene dek negatif benlik tabiatını iÅŸletme zemini bulamamıştı. GeldiÄŸinde de, önce Ademe karşı üstünlük olarak kullandığı Enâniyetini, “Rabbim!” diye hitap ettiÄŸi halde Allah’a karşı isyan ÅŸekline dönüştürmüş, Allah’ın kendisini azdırdığını savunarak, insanların O’na kulluk yapması nın önüne geçeceÄŸini ilan etmiÅŸti.

Bu yönüyle, en büyük Psikolog olarak nitelendirdiÄŸimiz ÅŸeytanı aynı zamanda ilk ve en büyük Ruh-Nefis hastası olarak da ilan edebiliriz. Åžizofreninin sınır ötesini temsil eden ÅŸeytan, Yaratıcı ile mücadele etmeyi meslek olarak seçmiÅŸtir. Konu tamamen, sınırsızlığa baÅŸ kaldıran bir benlik kavgasına dönüşmüştür. İnsanlar içinde de aynı mesleÄŸi sürdüren Firavun, türünün ilk örneÄŸi olmuÅŸ, kendini tanrı ilan ederek Musa’nın Rabbine savaÅŸ açmıştır.

Şeytanda benlik, her anında, hem bilinçaltını hem de bilincini tamamen kaplayacak şekilde kin, nefret, düşmanlık ve intikam ateşiyle yapısına uyum gösterecek şekilde yapılanmıştır.

Hz.Adem ise, sadece Rabbi düşünen meleklerden, sadece benliÄŸini düşünen ÅŸeytandan farklı olarak, bedensel benlik yapısına geçici olarak takılmış, ama ruhuyla Rabbe yönelerek aradaki ahengi “Ben hatalıyım!” diyerek tekrar kurmuÅŸ ilk örnek varlıktır. Bu aslında ayetin “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler-tanısınlar diye yarattım”(51/56) ÅŸeklindeki anlamıyla örtüşen bir durumdur.

Burda Ademle Şeytanı ayıran önemli bir faktör vardır. Her ikisi de yaratılıştan gelen ümit ve korku, sevgi ve nefret, gibi önemli zıt duygular arasında bir seçim ve tercih yapmışlardır. Şeytan hem ümidi hem de korkuyu kibir ateşiyle kül etmiş, sevginin ise -Kabilde ilk tezahürünü görüldüğü gibi- baş katili olmuştur. Sonuçta da o, tamamen bir nefret kimliğine bürünmüş, benliğinde bir anlık sevgiye bi le yer bırakmamıştır.

Adem ise, muhtemelen işlediği hatayı bile, etkisinde kaldığı bir kısım sevdaların etkisiyle gerçekleştirmiş, sonra benliğini piş manlıkla, ümit ve korku dengesi içinde, başlangıçta Muhabbetle yaratıldığı ve geldiği o asıl sevgi kaynağıyla tekrar buluşturmasını bilmişti.

Åžeytan bir dönüş kimliÄŸiydi; Adem de!…

Fakat şeytan Rabden benliğine dönmüştü.

Bir Rab sevgisi vardıysa onu dirilmemek üzere benliğine gömmüştü. (Şeytanda İstiklaliyet-Bağımsızlık kimliği)

Adem ise benliÄŸinden geçip Allah’a dönmüştü. (Ademde Aidiyet-Bağımlılık kimliÄŸi)

Benliğindeki günah ateşini, daha kıvılcım iken, tövbe ile Rahmet denizinde söndürmüştü!..

Cennette, benlik tarafından olumsuz olarak değerlendirilecek duygu ve düşünceler olmamalıydı. Tezahür eden Adem ve şeytan olayları karşısında, insanların benlik yeri olan dünyaya inmeleri kaçınılmaz oldu. İlerde insan tekrar ilk mekanına avdet edince, için deki tüm benlik olumsuzlukları çekilip alınacak, bütün benliklerde sadece huzur ve mutluluk hakim olacak, insanlar benlik savaşçıları olarak değil benlik kardeşleri olarak karşılıklı oturacaklardır (15/47).

Benlik ahenginin sırrı, benliÄŸin Allah’a dönük olmasıdır. Gerçek özgürlük de Allah’a yönelik olan özgürlüktür.

İnsan benlikteki sınırsız kaynaklara bakarak ve kapılarak, sadece kendine yönelmekle bu dengeyi bozabilmekte, özgürlüğünü köreltmekte, sınırsızlığa, sınırsız özgürlüğe adayken kendisini, özgürlüğünü sınırlamaktadır.

Benlik sonsuzluk mayalı bir nüve-damla yapıdır ki, emanet olarak, Var Edicisi adına deÄŸerlendirilsin buudlansın diye vardır!…

Evren var; benliğiyle insanı taşısın diye var!

İnsan var; benliÄŸiyle Allah’ı tanıması için var!

Benlik var; İnsan Allah’ı en iyi tanıyan olsun diye var!..

Allah madem var; benlik O’na yâr olsun diye var!.. Åžeytanla Adem”i birbirinden ayıran diÄŸer önemli faktör, donatıldıkları iç güçlerini farklı ÅŸekilde kullanmaları ve deÄŸiÅŸik savunma ve kontrol mekanizması geliÅŸtirip uygulamalarıdır denebilir.

Şeytan kendisine verilen nefis, akıl, bilgi ve farklı yetenek güçlerini, nankörlük yaparak ve bencilce sadece kendi egosu hesabı na değerlendirmiş ve narsistce üstünlük psikozuna kapılarak, kibir mekanizmasını geliştirmiş sonra isyan mekanizmasıyla gerçek kimli ğini oluşturmuş, intikam yeminleriyle de ardından, benliğindeki savaş mekanizmasını hareket geçirerek son duruşunu belirlemiştir.

Hz.Adem ise, tabiatındaki nefis arzuları, eşe yönelme ile nesil çoğaltma ve toplumsallaşma heyecanı, sonsuzluk duygusu, bilgi yüklenip halifelik görevinin verilmesi gibi saikler ve iç enerjinin, bir yanlış davranışa yönlendirmesi sonucu, müthiş bir kontrol, denetim ve yönetim mekanizmasını ortaya koymuştur; o da pişmanlık duygusu ve tövbe ile Rabbe yönelişi ve affedilmesini talep edişidir.

Bu aslında, insan psikolojisinin ikinci belki de ilk ciddi oluÅŸum deneyimi sayılabilir. İlkinde Hz.Adem, kontrol mekanizmasını iÅŸ letmemiÅŸti çünkü bunu gerektiren bir durum yoktu. Hata nedir bilmiyordu, Hata durumunda ne yapılır onu da bilmiyordu. İnsan ilk kez pratiÄŸini yaparak, psikolojisinin bozulması ve düzeltilmesi deneyimini yaÅŸayacaktı. Rabbisi ona verdiÄŸi bilgilerin yanında, yeni bazı af ta lebi kelimeleri daha öğretecekti…

Hz. Âdem, Psikolojik bir yanılma ile, yasak meyveye yönelmişti. Ardından da İlahî irşat ve terbiye ile, ilk kez orijinal, içsel, yepyeni bir mekanizma ve psikolojik tavır oluşturmuş, bu olumlu duygu ve düşüncesiyle önceki olumsuz durumunu düzeltmiş yönetim altın da alarak ruhsal huzura ermişti.

Ruh-Nefis hastalıklarının temelinde yatan ikinci çıkış noktası ve ana sebep: Vicdanda ve düşüncede yer etmiÅŸ, yaratılıştan getirdiÄŸimiz kontrol mekanizmalarını iÅŸletmemek, bunun sonucunda; beden ve nefis arzularına aşırı ve kalıcı ilgi göstermek ya da tamamen ilgisiz kalmaktır. Aynı ÅŸekilde Akıl, kalp, vicdan gibi Ruh mekanizmalarına aşırı yönelmek ve yüklenmek ya da onlara tamamen yabancı kalmaktır…

Buna göre, Psikolojik yaklaşımların anahtarı, insan benliğini iyi okuyarak anlamak, Yaratıcısıyla münasebetlerini düzenlemek ve Allah Kelamını baz alarak, insanın Ruh ve Beden ilişkilerine ölçü ve denge kazandırmak, duygu ve düşüncelerini yönetme ve iletişim kurma sanatını öğretmektir.

3-Üçüncüsü, dünyada problem çözen Hz. Âdemdir:

Hz.Adem’in sözünü ettiÄŸimiz üç ilgi alanına geri dönecek olursak; akıl ve kalp yönleriyle bir düşünce ve duygu tecrübesi yaÅŸadıktan sonra onun, dünya hayatında, düşüncesini yönlendirmedeki ilk pratik örneÄŸi, iki oÄŸlu arasındaki, ciddi problemi çözme çabalarında gözlenir.

Yeryüzünde ilk kez iki insan, ilk kez ciddi psikolojik bir savaşın içine girmiÅŸlerdir ve olumlu ve olumsuz duygu, düşünce ve davranışın temsilciliÄŸini yapmakta ve bunu söze dökmektedirler. Hakim menfî duygu ise, “Ben” in kendini kabul ettirmek istemesi, ilk kez Allah’ın görevli bir Nebisi olan babaya karşı gelmesidir.

İstediÄŸi gerçekleÅŸmeyince, kıskançlık ve düşmanlık duyguları o “Ben” i sarmış, kim bilir kaç gece ve gündüz ruh dünyasında bu duygularla yatıp kalkmış ve içinde intikam hislerinin doÄŸmasına ve katle sebep olacak ruhsal kuluçka dönemi yaÅŸamıştı. Böyle bir dönem yaÅŸadığını, öldürme kararı almasından ve bunu soÄŸukkanlılıkla gidip kardeÅŸine açıklamasından anlıyoruz.

Kabil: “Seni öldüreceğim!� dedi. Habil ise müspeti seslendirdi: “Ben öldüremem, Allah’dan korkarım� diye cevapladı(5/28). Sonuçta Kabil, kardeşini öldürür ve kaybedenlerden olur. Şeytan sahnede yok gibidir, sinmiştir; çünkü rolü artık insan üstlenmiştir!..

Bu, olumsuz duygu ve düşüncenin, yeryüzündeki ilk negatif zaferi sayılabilir. Åžeytanın kibri ile Kabilin kıskançlığı, aynı temel duygunun ürünü olan düşünce tarzında buluÅŸmaktadır: Allah’dan kopmuÅŸ hasta Egonun, Aidiyeti terk edip İstiklaliyet’ ini ilan etmesi, benlik adına varlıkta Hakimiyet kurmak istemesi…

Enaniyet, haz aldığı değerlere saplanıp gömülünce ve düşünceyi bunun tatmini yolunda işletince iki benlik sloganı ortaya çıkmış oluyor:

Åžeytanın: “Ben varım!” demesi,

Kabilin: “Benim olacak!â€? demesi….

Olumlu ve olumsuz düşüncenin esası “Ben� felsefesine dayalıdır.

Olumlu düşüncede benlik, yaratıcısına intisab eder, bağlanır O’nun adına eş ya ve hadiselere bakar. Benliğini, O’nu tanımada bir mikyas-ölçü yapar. Kendisini sonsuz güzelin mükemmel bir aynası olarak görür. Sonsuz güzele ulaştıran olumlu yolları araştırır. Olumsuz düşüncede ise özgürlük adına bütün yapılarıyla benlik ön plandadır. Her şeye o gözlükle bakar. Her şeyin merkezine sadece kendisini koyar. İşte bu iki kutuplu düşünce dünyasının ilk temsilcileri olarak karşımıza, Ademle Habil, Şeytanla Kabil çıkmaktadır.

İnsan aklının, duygu ve düşüncesinin asıl varlık sebebi, “Ben� ile yola çıkıp “O’na� ulaşmak, O’nunla “Ben�i yaşamaktır.

Şeytan Kur’an bütünlüğü ve hadislerin ışığında mercek altına alınır iyi analiz edilirse, psikologların, insanı tanıması ve problem lerini çözmesi kolaylaşacaktır diye düşünmekteyiz. Çünkü şeytan insanın bütün ruh haritasını hem de kıyamet noktasına kadar çok iyi okuyabilen, yaratılmış nefis taşıyan tek varlıktır.

Şeytan bir insan uzmanıdır. İnsanlığın -deyim yerinde olmasa da- ezelî düşmanı olan şeytanın alt edilmesi, insanla beraber çok iyi analiz edilmesi, hem manevî planda hem de ilim planında bir uzmanlık işidir. İnsanı ve şey tanı iyi anlamak, irtibat noktalarını etraflıca belirlemek, insan psikolojisi adına bir zafer kazanmada ön adım olacaktır. Bu yönüyle Mürşid Psikologlara büyük iş düşmektedir.Vesselam,

                                                                                               Hacı Özkul Ongan

Ara 25

Günümüzde iş fikrine sahip olan bir girişimcinin en büyük ihtiyacı, bunu hayata geçirebilmek, kısacası işe başlayabilmek için sermaye bulmak. İşin çok başında olunması nedeniyle bu tür girişimcilerin bankalardan kredi temin etmesi çok kolay olmuyor.
Girişimcilere her türlü desteği vermeye hazır ve yeterli finansal araçlara sahip kurumlar bulunuyor. Bu desteklerin henüz kullanımı çok yaygın değil. Bu tür uygulamalar Türkiye’de girişimciliğe verilen önemin artmasıyla birlikte yeni yeni yaygınlaşıyor.
ÖrneÄŸin KOSGEB’in “BaÅŸlangıç Sermayesiâ€? desteÄŸi. Bu destek, KOSGEB’in yenilenen yönetmeliÄŸi paralelinde bu yıl içinde KOSGEB destekleri kapsamına alındı. Türkiye Teknoloji GeliÅŸtirme Vakfı’nın “GiriÅŸim Fonuâ€?, fiili olarak 1 Ocak 2007 tarihinde uygulanmaya baÅ