Tem 23

TARİHİ FIKRALAR

 Yeni bir mevzu ile bilgileneceğiz.Bizleri bilgilendirecek, düşündürücek! belki güldürecek ince nükteler bulunan bize ait Fıkralar veya kıssalar.  Müslüman Türkün billur dimağı gördüğü, okuduğu ve yaşadıklarını kayıt altına alırdı.İnce nüktelerle birbirlerini kırmadan anlatırlar anlarlardı. Ve bizler bunların devamıyız şeklimiz başka fikrimiz aynı, yok yani  bir farkımız. Çünkü biz insanız. Şimdi çoğalan farkımız nefse yenik düşmemiz. Nefs herşeye galebe geldiği için nükte edenler ve nükteden  anlayanlar ortadan kalkmıştır, nefs kabul etmez yerilmeyi, Şimdi bilir sadece korkmayı,korkutmayı. Bu zamanımızda ki billur dimağlar şimdi üç beş yere serpiştirilmiş. Kimbilir nerde kimlerin arasında. Ben cühelâ cesareti ile yazdığım  yazılarda aksilik ve elde olmadan yanlışım olmuşsa  peşinen af ola. Arşivimde kayıtlı eski vesikalardan  bana enteresan gelen yazımları ekran ile tanıştıraçağız, maksadımız;  Ahirdeyiz, okuyan okumaktan başka, konuşan konuşmaktan başka iş yapamadığından okuduğumu unutmadan geriye kalsın niyetiyle yazmamdır. ve sizlerinde faydalanması ve düşünmesi temennisi ile.Yazıların Orjinali Arşivimde bulunan eski eser “Tarih ve ilim“ adlı kitaptan yazmadır.Bismillah

 

 

 

TARİHİ FIKRALAR

   Sultan Mahmud devrinin zarif ve nükteci bir şairi olan İzzet Molladan pek hoşlanırmış.Zaman zaman onu husisi suhliyetine kabul eder, tatlı tatlı söyletir,gülermiş. Padişah bir gün Balmumcu çiftliğine giderken Mollayı da saltanat arabasına alır, karşısına oturtur,söyletir, neşelenirmiş. Padişah Mollaya yeni bir nükte yaptırmak için kendisine camsız bir gözlük hediye eder. Molla hediyeyi nezaket ve hürmetle alır, minnettarlığını arzettikten sonra gözüne takar ve Edirnekapısına doğru bakarak yüksek sesle bir mezar taşı okumaya başlar:
Hüv-el - Halk-ul-Bakı…;,
El-merhum-ül-Magfur….
Padişah:
—Mollader çok uzakları okuyorsun!
Molla cevap verir:
—-Hünkârım  eğer camları olsaydı (Levh_i - mahfuzu) okurdum.
   Mollanın bu  cevabı Padişahı fazlası ile hoşnut eder, güldürür…
   Bu ani ve güzel buluşun caize ve ihsanı pek bol olmuştur. Vesselam.

 

 FIKRA

   İkinci Sultan Mahmut Han çok asabi bir padişahtı. Sinirlendiği zaman barut gibi parlar, önüne kim gelirse yakardı.Siniri üstünde bulunduğu zaman yanına kimse giremezdi. Bir sadrazam saraya gelmiş, çok mühim ve müstacel (Açil yapılması gereken) bazı şeyler arzedeçekmiş. Kızlar ağası Padişahın sinirli olduğunu söylemiş.Sadrazam öğleden sonraya kadar beklemiş. İçerde herkesi kırıp geçirdiği öğrendiği için beklemesini ikindiye kadar uzatmış. Sultan Mahmut Han’ın Sait Efendi isminde bir nedimi vardı, onu çok severdi.  Bu Padişahın sinirlerini yatıştıran limon kolanyası gibi idi. Kızlar ağası ve sadrazam Said Efendiye müracat etmişler .  Sait Efendi Sultanın yanına gelmiş ,  Padişah gözünü kırkmadan bahçeye bakmakta devam ediyormuş. O da bakmış bakmış nihayet dayanamamış:

—Hünkârım demiş!..  Buraya ne ekecekler!

  Padişah pür gazap:

—Erkek ekecekler,  Erkek !..demiş.

Sait Efendi cevap vermiş:

—-Aman Sultanım ferman buyurun ekmesinler,Cariyeler!(kölekadın ve işleriyapanlar,işçiler) onları daha körpe iken gözleri ile yiyip bitirirler!…

    Bu cevap alnından kara bulutlar sarkan Padişahın dudaklarında pembe bir tebessüm yaratmış.  Siniri geçmiş.. Sadrazamda işini görmüş.vesselam

 

 FIKRA;

 Şair Haşmet, devrinin Hammamî zade İhsanı gibidir. Her sözü nüktelidir.Her fıkrası bir espri saklar. Haşmet aynı zamanda büyük bir bilgin olan Sadrazam Ragıp Paşanın kitapçısı idi. Paşanın vakfettiği kütüphanesinde ki nadir kitapları o tedarik edermiş.Sahaflar çarşısında kıymetli kitapların müzayedesi yapılırken Haşmet de eşsiz yazmaları artırır efendisi adına alırmış.
  Bir gün ehemmiyetli bir(kitap alayı) almış. Kassam Kâtibi Rıza Seyyit efendi Haşmete:
–Hep mühim kitaplar alıyorsunuz, galiba hiç birisini ya hiç okumuyor ve yahut öğrendiğinizle âmil olmuyorsunuz!.. demiş. Haşmet bu zarif hitapda kabalıkla,terbiyesizlikle itham edildiğini sezince;
–Ben pek okumam muhtaç olanlara okuturum,demiş ve   velinimetine tariz etmiş(dokundurmuş).Haşmetin de  bulunduğu bir toplantıda bunu Paşaya söylemişler.Paşa gülerek ve Haşmeti kasdederek; şu güzel mukabelede bulunmuştur;
–Biz çoçukken Gülistan okumuştuk. Terbiyeyi , terbiyesizlerden öğrenmeyi oradan öğrenmiştik.  Vesselam

 

FIKRA

 Eyyüp te Bahariyye Mevlevihanesi Şeyhi merhum Hüseyin Fahri Efendi bir gün odasında bir kaç misafiri ile sohbet ederlerken Yenikapı mevlevihanesi Şeyhi Mehmetd Celâlettin Dede Efendi gelir.Odada bulunanların hepsi saygı göstermek için ayağa kalkarlar. Bir köşeye kurulan Eyyüpteki; saraya koyun yetiştiren (saya ocağı) nın resmi kıyafetli ve kelli felli ağaası yeriinden kımıldamamış. Celâleddin Efendi nazikçe ve fakat cümlenin gizlediği bir tarizle sormuş:

—Bu zat kim oluyor?…

Birisi cevap vermiş.

—Efendim Ocak Ağasıdır..

  Celâleddin Efendi şu güzel  mukabelede bulunmuş:

—Kurumundan belli!..

 

FIKRA

Devriyelerden bir yaz gecesi Bekri Mustafayı bahçeli bir meyhanede zilzurna olduğundan yakalamak istemişler.Bekri Mustafa onları görür görmez derhal kendisini havuza atmış ve fikiyenin yalağına kurulup oturmuş.Devriyenin:

—Çık bakalım oradan!..

Davetinede

—-Ben karada değilim , Deryadayım. Bana KaptanPaşa karışır!..

  Cevabını vererek, yakasını kurtarmış. veselam

 

FIKRA

  Fatih Sultan Han bir gün kütüphanesine girdi. Hafızı Kütübü Kemal Paşazade nin  hocası molla Lütfi’ye raftaki bir kitabı göstererek:

—Molla bana o kitabı ver!.. dedi.

Kitap dolabın üst gözünde idi. Molla dolabın önündeki bir taşa basınca Fatih yapmacık bir telaşla

—Aman molla ne yapıyorsun! Dedi günaha girdin. O taşa basılmaz, çünkü hazreti İsa o taşın üzerine yatırılmıştır.O mukaddes ve muhterem bir taştır.

  Molla istifini bozmadan kenara atılmış tozlu ve kirli bir çuha parçasını  aldı,  Fatih’in dizine örttü.

 Fatih telaşla :

— Ne yapıyorsun Molla kaldır şu tozlu örtüyü dizimden!.. deyince Molla şu zarif mukabelede bulundu;

—-Aman Hünkârım örtüye hakaret buyurmayınız. O hz. İsa’nın beşiğinin örtüsü idi. Mukaddestir o!..

  

FIKRA

     Birinci Sultan Selim Han hiç kimsenin hakkını yemez, fevkelalde doğru bir Padişahtı. Mısır seferinde paraya şiddetle ihtiyaç hasıl olmuştu. Bir yahudiden borç para alınmıştı, seferden sonra bezirgân ölmüş,Payansız (haddihesabıolmayan) mal ile iki yetim bırakmıştı.Defterdar bunu fırsat bilerek Sultan Selim Hana yaranmak maksadile bezirgânın öldüğünü bıraktığı malın fazlalığı ile beraber evladınında ihtiyaçları olmadığını ileri sürerek terekesinin (Ölenin) bir kısmının müsadere edilmesi için emir ister.

   Padişah defterdarın takririni(söylemini) görünçe ba tarafına elile yazdığı şu sekiz kelime ile bu kanunsuz teklifi reddeder:

—-Müteveffaya (ölmüş) rahmet, malına bereket, evladına afiyet, Gammaza lânet !.

 

ŞEN  FIKRA

  Fatih camiinin Karadeniz tarafındaki meydanında eskiden horoz ve koç dövüştürürlerdi. Bir gün bir horoz dövüştürülürken medresenin köşesinden boğuluyormuş gibi bir ses geliyordu:

—- Sıkımı  Sıkımı !

Sıkı mı, Sıkı mı, Sıkı mı?

  Sesin geldiği tarafa bir kalabalık aktı. Afyonkeş Hasan duvara dayanmış, çırpınarak bağırıyordu:

—- Sıkı mı,   Sıkı mı?

  Koluna dürttüler:

—Hasan dediler ne bağırıyorsun?.

 Dalga geçen Afyonkeş anlattı:

—! Meydandan bir katar deve geçiyordu. Öndeki eşeğin üstünde ki devecinin kıpkızıl bir fesi vardı. Bir çaylak ciğer sanarak fesinin püskülünden kavrayınca kaldırmaya başladı.Evvelâ eşeğin sonra baştan sıra ile develerin ayakları yerden kalkıyordu. Çaylak bütün katarı havaya kaldırıyordu. Ben deveciyi ve katarı kurtarmak için son devenin kuyruğuna asıldım. Derken benimde ayağım yerden kesildi. Havalanıyorduk. Camiin şerefelerini aşmıştık. Eğer  Deveci        fesi başına sıkı giymemişse, ya fes başından çıkıverirse  halim nice olur diye ödüm kopuyordu, onun için bağırıyordum:

     Sıkı mı, sıkı mı sıkımı!

 

FIKRA

 Edirne valisi  Meşhur İzzet paşa yeri gelince nükteli söz söyleyenlerden  tuhaf bir vezir idi. Tuhaf tuhaf işleride vardı.

   Kendisini makamında ziyaret edenlerin yüzüne güler, Hiçâ hîç bilirmiş.Makamında ziyaret ederek bir istekte, dilekte bulunanlara ümit verici sözler söylermiş. Tatlı dille ve vaatle atlattığı adam odasından çıkarken de yanındakilere:

—-İnandı   Teres!.. dermiş.(O da inanmışmı? Allah Allah)

 

FIKRA

    Eski Hilaliahmer(kızılay) Reisi Ali Paşa anlatmıştı:

   Paşa mektepden çıktıktan sonra Anadolu da bir yere tayin edilmiş. Bir gün evine koltuk değneği ile köylü bir genç gelmiş.Bacağından muzdarip olduğunu  söylemiş. Doktor genci muayene ettikten sonra Reçetesini yazmış ve:

—Oğlum demiş;Bunu al günde üç defa ağrıyan yerine sür…   Bir hafta sonra hasta kucağında bir kuzu, omuzunda bir heybe,hediye ile muayehanesine gelmiş. Doktorun elini öpmüş, teşekkür etmiş ve ufak bir kağıt parçasını da uzatarak:

— Doktor bey demiş! Verdiğiniz Kâğıdı siz günde üç defa dediniz halde ben günde tükrükleyip tükrüpleyip on defa kalçama sürdüm.Üç gün devam ettim hiç bir şeyim kalmadı.Demir gibi oldum,kâğıttan biraz arttı (bana lazım o kâğıt, nerde o kâğıt, sen nerdesin, tükürüğün nerde.) Başka bir hastaya lazım olur diye (bana lazım o) onu da geri getirdim.!

 

FIKRA

        Öküz Mehmet Paşa  Karargâğında  çayıra kurulan çadırında ordu kumandanlarıyle beraber oturuyormuş. Orada otlayan öküzlerden birisi gelmiş, başını çadırın kapısından uzatarak içeriye baktıktıktan sonra etrafa gözlerini gezdirdikten sonra bir möleyip gitmiş.

  Çadırdakiler gülmemek için kendilerini zor zaptedmişler, dudaklarını kemirmişler!..

   Öküz Mehmet Paşa bunu çakmış:

—-Yoldaşlar demiş!.. Bu öküz buraya niçin geldi, niçin bana baktı bilirmisiniz?

O bana dedi ki:

—-Sen bizdensin! Şu eşeklerin arasında işin ne…demiş, vesselam.

 

FIKRA

Sultan Abdülaziz Paris seyahatinde Avrupa memleketlerinden geçerken mamureleri,

 Muazzam ve akıllara durgunluk veren yapıları gördükçe hayretten hayrete düşermiş.Bu seyahatte yurdun imarında Demiryollarının büyük ve mühim rolü olduğuna inanmıştı.

  İstanbu’a döndükten birkaç yıl sonra İstanbul-Edirne demiryolu imtiyazı verilmiş, kumpanya hattı Topkapı Sarayının içinden geçirmeye karar vermişti.Yakınlarından bazıları:

Devletlimiz kumpanya sarayı hümayununuzü yol yapıyor, nasıl olur? Demiştir.

   Hükümdar samimiyetten uzak bulduğu bu itirazları dinledikten sonra:

 Tren geçsinde nereden geçerse geçsin, sarayımdan değil isterse üstümden geçsin!..

Demiş ve hepsini susturmuştu.

 

 FIKRA

   Bir Derviş Fatih Sultan Mehmet Hana;

—-Sultanım, Yüzyirmi dört bin Peygamber var. Bunların şefaatine mazhar olabilmen için her biri hesabına  göre bana akçe ver!  Dedi. Fatih de

—- Öyle ise say onları!.. diye emretti. Fakat derviş ona kadar sayabildi.

— Öyle ise dedi al on kişi için!

Öbürlerinide say onlar içinde vereyim.

 

 

FIKRA 

  Fatih Sultan Mehmet Hanımız İstanbul’u aldıktan sonra muhteşem bir alayla Ayasofya Mabedinin önüne geldiği zaman derinden bir inilti işitti. iniltinin geldiği tarafa adamlar gönderdi. Biraz sonra Fatih’in huzuruna uzayan saçları sakallarına karışmış, mumya renkli, perişan kıyafetli bir papaz bulup getirdiler. Keşiş korkusundan titriyordu, onu teskin ettiler, Fatih han sordu:

–Seni niçin hapsettiler?

Keşiş anlattı:

– Ben fala bakar, remil de atardım. Bir gün imparator kostantin bini sarayına çağırdı,bana İstanbul’un Türkler tarafından alınıp alınmayacağı hakkında remil attırdı.

      Remilim İstanbul’un Türkler tarafından alınacağını gösteriyordu. imparator hoşuna gitmeyen bu neticeden beni zindana attırdı, şimdi karşınızda bulunuyorum. Demek ki Remilim falım doğru imiş!..

  Fatih bu falcı keşişe emretti ve:

–İstanbul benim elimden çıkaçakmı çıkmayaçakmı? Bir de buna bak, fakat doğruyu söyle seni mükafatlandıracağım dedi.

   Keşiş remilini attı ve gördüklerini şöyle anlattı:

—-İSTANBUL TÜRKLERİN ELİNDEN HARP VE DARP İLE KAT’İYYEN ÇIKMAYACAKTIR. LÂKİN ÖYLE BİR ZAMAN GELECEK Kİ, TÜRKLERİN ELLERİNDE Kİ EMLAK VE TOPRAKLAR AZALACAK…. BU SURETLE VE BU MÂNÂYA GÖRE TÜRK MALI OLMAKTAN ÇIKAÇAK !!

   Neticeden teessüre düşen Fatih Sultan Han ellerini semaya kaldırarak şu bedduayı yaptı:

— İSTANBUL’DA EDİNDİĞİ YERLERİ ECNEBİLERE, KÂFİRLERE SATANLAR ALLAH’IN GAZABINA UĞRASINLAR.RABBİM SEN BUNLARI EN ŞİDDETLİ GAZABINLA GAZABLANDIR!!::

Duymadım deme, duydun. Bilmiyordum deme, şimdi biliyorsun, vebaldesin! .

   İstanbul Zahiren Dünyanın Başkentidir bunu Kâfirlerde, Alimlerde bilirler.

   İstanbul’u ele geçiren dünyayı ele geçirir!.

 Bu böyle bilinir. İstanbul akılların savaştığı yerdir , koruyanı da vardır saldıranı da.İstanbul yedi tepe! Hepsi  Ayasofya’nın Avlusu.Vesselam.

 

FIKRA

  Fatih Han Yenisaraydaki (Topkapı Sarayı) Hazinei Hümayununda kıymetli tarihi yadigarları ve eşyayı saklardı.Fatihin çok kıymetli bir Müçevherat koleksiyonu vardı.Misafir elçilere ve Hükümdarlara bu muhteşem hazine gezdirilirdi.

(araya giriçem; okudum Türk devlet göreneğinde gelenlere en kıymetli değerler gösterilir en zarif çekilde karşılarına çıkılırmış. Hatta geçeçeği güzergah gelenlere göre hazırlanırmış.Şimdi yapılan hata gelenleri hemen ya düşkünler evine yada kimsesiz çoçukların okuluna götürülüyor olmamalı bu.Aziz göster zelil değil. ilgilenenin dikkatine.)Devam edelim;

   Gedik Ahmet Paşa Alaiyeyi zaptedmiş esir aldığı beyi Kılıç Aslan’ı İstanbul’a getirtmişti. Fatih mağlup Hükümdarı iyi karşıladı.Ona gümilcine sancağını timar olarak verdi. Kılıç Asrlan iyi elmastan anlar  ve bu kıymetli taşları renge çekmesini çok iyi bilirdi. Yani bir Elmastraştı. Fatih Koleksiyonunda bulunan bir elması renge çekmek üzere ona verdi, o da memuriyet mahaline götürdü.

     Kılıç Arslan Mısırla gizlice anlaşmış ve gönderilen bir deniz taşıtı ile karısını ve çoçuklarını bile Gümilcinede bırakarak Mısıra kaçmıştı. Her Türk gibi galip mağlup Türk Hükümdarları da emanete fevkalade riayet ederlerdi. Emanete ihanet etmeyi Türklük şerefi ilebağdaştırılamayan bir hakaret sayarlardı. Kılıç Arslan Mısırdan Fatihin taşını bir vasıta ile iade etmişti.Sadrazam Gedik Paşa Fatih Hanın  hafızasını ve dikkatini imtihan etmek için bu taşı kendisine gösterdi.

—Kuyumcu getirdi satmak istiyor! Dedi. Fatih Sultan Han  taşı tetkik edince sayısız elmas gördüğü halde :

— Bu benim renge çekilmek üzere kılıç arslana verdiğim elmastır, diyerek dikkatini gösterdi, bu şekilde imtahan edilişinden de pek memnun kalmadı fakat Bu asil insan nefsi galebe gelmediğinden hiç tepki vermedi.

 

FIKRA

   Fatih Sultan Han Midilliyi fethetmek için Balıkesir topraklarından geçerken buz gibi bir pınarın başında bir Türkmen kadını kendisine pırıl pırıl kalaylı bir maşraba ile ayran ikram etmişti. Ayranın üstünde üç saman çöpü vardı. Fatih çöpleri yutmamak için ayranı yavaş yavaş, yudum yudum içti.Bitirdikten sonra kadına teşekkür etti ve sordu:

—-Ayrana çöpleri neden koydun?..

Kadın çevap verdi:

—Arslan oğlum!.. Sen uzun yoldan geliyorsun, terlisin, fazla susamışsındır,pınarımızın suyu buz gibidir. Birdenbire içersen hasta olmandan korktuğum için üstüne saman çöpü attım ki ağırağır ve sindire sindire içesin!

  Fatih Han Türkmen kadının bu bu buluşundan fevkalâde memnun oldu.Kendisine büyüçek bir yerin mülknamesini verdi.

 

FIKRA

   Birgün birkaç saat devam eden şiddetli bir yağmurdan sonra yanında kethüdası ve musahibi şair Haşmet olduğu halde Ragıp Paşa bahçeye çıktı. Yağmurun herşeyi sırılsıklam ettiğini gören veziriazam:

—Haşmet dedi!.. Acaba bu yağmurdan sonra kuru birşey kaldımı ki?

      Kethüdası hemen cevap verdi:

—Kaldı Efendimiz! Haşmet Efendi kulunuzun abdest havlusu! Çünkü hiç ıslandığı görülmemiştir.  (ya  on numara nükte işte bu)

 

FIKRA

 On yedinci asrın ortalarına doğru bir aralık bütün vezirler kölelikten azad edilmiş kimselerdi!

   Anadolu muhasebecisi Sarı Kâtip bir gün divândan döndüğü sıralarda yeniçeri oçağının ileri gelenleri sordular:

—Nerden Sarı Kâtip?.

Cevap verdi.

—Esir Pazarından!.

 

 FIKRA

   Amasyada tazı müsabakası yapılacaktı. Koşuya iştirak edecek tazılar arasında Yavuz Sultan Selim Hanın da tazısı vardı. Şeyh-ül – hattatin  Şeyh Zade Hamdullah Efendi nin oğlu Arap harflerini tekamüle eriştiren 7 üstaddan birisi olan Şeyh Mustafa dede orada idi. Dede kendisine müracat edenlere nüsha yazardı.

   Tazı müsakabasından bir gün evvel bir Sipahi  Dedeye bir okka  et getirmiş, elini öpmüş ve:

—Dedem lütfen bana bir nüsha yazınız,  tazının boynuna asayımda yarın ki yarışta Sultan Selimin tazısınıda geçsin!..

    Tuhfet-ül  hattatin sahibi(sahife 186)  bu müraacatı yazdıktan sonra der ki:

   Mustafa Dede  bir nüsha yazmış , sipahiye vermiş, yarış yapılmış, sipahinin tazısı Yavuzun tazısını geçmiş, merak etmişler, nüshayı açmışlar şu iki mısranın yazılı olduğunu görüp gülmüşler.

—–Tamah ettim etine , nüsha yazdım itine, tazı gesün geçmesün, kuyruğu sahibinin ……tüne!!…

 

 

FIKRA

  Zarif ve alim bir adam olan eski Maarif Nazarlarından Münif paşanın bir iftar ziyafetinde  devrinin ileri gelenlerinden kıymetli bir çok kimse bulunuyordu.sofrada şuradan burdan bahsedilirken bir aralık söz cennet ve  cehenneme intikal etti. her kes bir şey söyledi, Ziyafette meşhur Nüktecilerden Manas Efendi de bulunuyordu hemide baş köşede sözü kıymetli olmasına neden herkes göz içine bakar!. Münif paşa ona dönerek:

—Cennet ve cehennem hakkında siz ne düşünüyorsunuzManas Efendi!.. dedi. Manas Efendi şu çevabı verdi:

– Vallah hiç bir fikrim yok Paşa hazretleri!..

  Münif Paşa tekrar sordu:

–Pek iyi hangisini tercih edersiniz?

   Manas Efendi zeki nazarlarını sofrada ki misafirlerin yüzlerinde gezdirdikten sonra:

—Paşam dedi! evvelâ her çeşit güzelliği itibariyle şüphesiz cenneti tercih ederim!.. Fakat burada ki şu muhterem zevatla buluşmak, orada da oların ve hususiyle bu dünyanın zevkini çıkaranların sohbet ve eğlentilerinden faydalanmak için elbette Cehennemi terçih ederim!.. demiş, vesselam.

 

ŞEN FIKRA  (en güzeli)

   Hazır cevaplılığı ile meşhur olan  Bahtiyar Sami Efendi bir gün eşeğine binmiş köşkünden çarşıya doğru geliyordu. Hüdai Aziz Mahmut Efendi dergahından çıkarak Doğançılara doğru giden Şair Kâzım Paşa ile karşılaştı. Her vakit ki gibi bir latife yapmak isteyen Bahtiyar Sami Efendi  eşeğine hitapla:

—Öp Paşa babanın elini!!..   deyince Kâzım Paşa  elini hemen eşeğin ağzına doğru götürdü! ve sonra gülerek:

Bahtiyar  ol !!, dedi.  Paşanın nüktesine bayılan Bahtiyar Sami Efendi eşeğini sürüp giderken Kahkahası etrafı çınlatıyordu..                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        (bune güzel hazır cevap, bune güzel olgunluk, bu ne güzel bilmukabele  karşılık vermek).Vesselam.

Hayatı fıkra neşesiyle yaşamak umuduyla.

 

 

 

 

 şimdi müzik:  Yüksek Sesle tavsiye edilir.

Dinle !.. Yüksek Sadakat “BAYTAR”

 http://www.izlesene.com/video/muzik-sagopa-kajmer-baytar/108137&ref=siteRelatedNamei

 

———————-

http://www.izlesene.com/video/muzik-sagopa-and-ouzann-vasiyet/197151&ref=siteRelatedNamei

Tem 8

devamını okuyun »

Tem 8

 

     Gâzzizâde Abdüllâtif Efendi (1776-1831)Bursa’da doğup büyümüş mutasavvıflarımızdandır. Onun hayatı ve eserlerine tesir eden en büyük etken hiç şüphesiz ki içinde bulunduğu ortamdır. Türkiye’nin ilim tarihi incelendiğinde görülecektir ki Bursa’nın ve İznik’in müstesna bir yeri vardır. İstanbul’un fethinden önce merkez durumunda bulunan şehir yüzyıllardır âlimleri, mutasavufları,ilim ve kültür müesseseleri ile tesis ettiği ününü, zihinlere nakşetmiştir.

    Osmanlı’nın merkezi olarak geçirdiği bir asırlık devirde; maddi ve manevi yükselmeler kaydeden Bursa şehrinin ilmi ve mistik havası, ilim ve kültür dünyamıza nice meşhur âlimler, şairler, tarihçiler, musikişinâslar kazandırmıştır.

   Belli şehirlerde yetişen, vefat eden ve defnedilen mühim şahsiyetlerin hâl tercümeleri ve mevcut eserlerinden bölümler veren kitaplar olarak tertip edilen vefeyât_nâmelerin büyük bir çoğunluğunun Bursa üzerine kaleme alınmış olması fikrimizi ispatlar mahiyettedir.  Bursa ile ilgili vefagât namelerin sayısını 10 olarak zigredebiliriz ki bu vefegâtlardan biri yazar Gazzizâde Abdullatif Efendiye ait olan Hulâsatü’l-vefeyât adlı eserdir. Büyük şahsiyetli alim bilinmiş Vefat edenlerin Hal tercümelerini yazmış ve vefagât nameler kaleme almıştır. 

   Halen Bursa Eski Eserler kütüphanesinde mevcut bulunan bu eser orjinal ve muellif hattıdır.

   Abdüllâtif Nesîb, Muhammed Saîd, Ahmed hasîb isimlerinde üç oğlu ile  Zeynep Zehra ve Hüsniye isminde  iki kız evladı olmuştur.

  Kız evladlarından  Zehra  Hanım; İncirli dergâhı Şeyhi Nâfız Efendi,  Hüsniye Hanım ise Narlı şeyhi fahreddin efendi ile  izdivaç yapmışlardır.

  Gazzizâde Abdullâtif Efendi, Yadîgâr-ı Şemsi’de de nakledildiği gibi  “âlîl vücûd nâzik mizaç imişler (hasta vucud ve nazik yapıda).Abdullâtif Efendi; Elliüç Muharreminde  hastalığa tutulup 18 Şevvâl 1356 tarihinde vefat etmiştir.

  Abdullâtif efendi ;  Hayatının her safhasını tasavvufi prensiplere riâyet ederek geçirmiş;bağlı bulunduğu tarikatın vazgeçilmez prensiplerinden olan HALVET çıkarma işini defalarça yerine getirmiştir.

   Abdullâtif Efendi;  daha ziyade tasavvufî yönüyle tanınmış bir şahsiyettir. Her ne kadar edebî eserler ortaya koymuş olsa da , her şeyden önce bir Şeyh dir. Edebî kişiliği ise ikinci planda kalmıştır. Bu özelliğinden dolayıdır ki  “Terâcim? kitapların da meşâyih zümresi arasında ele alınmış şairliğine ise fazla önem verilmemiştir.

  Bunun yanı sıra ,  şimdiye kadar yazılan edebiyat tarihlerinde Abdullâtif Efendiye hemen hemen hiç yer verilmemektedir,feyz kaynağı arayan         öz kullara  bizde hatırlatalım kayda alalım dedik.

  Edebiyat tarihçilerimiz, her nedense yazar hakkında son derece ilgisiz kalmışlardır. Bizce bunun sebebi, onun edebiyatçıların üzerinde durmalarını gerektirmeyecek derecede önemsiz bir şahsiyet olmasından değil, edebî kişiliğini ortaya koyan eserlerinin halk arasında yayılmamış olmasının yanısıra, şiirlerinin hemen hemen hepsinin tasavvufî bir özellik arzetmesi, meşhur şairlerde olduğu gibi çeşitli konularla ilgili fazla şiir yazmamasındandır.Abdullâtif Efendi tasavvufî tekke edebiyatımızın XVIII. Asırda yetişdirdiği müstesna zatlar arasında zigredilmeyi haketmiş bir şahsiyettir. Devrinde yetişen diğer meşahiye feyz kaynağı olabilecek eserlere sahiptir ki eserleri tetkik edildiğinde kıymeti idrak edilecektir.Eserlerinde Tasavvuf ve tasavvuf hayatını anlatan risaleleri ve Bursa  şehrinin ruhani havasını yazar.Yaşadıklarını yaşamak duasıyla amin, ecmain. Vesselam.

Hacı Özkul

watch?v=jpI-WR0TKZY 

Not: Yazı osmanlıca cevirmedir. Orjinali osmanlıca ve cevirisi özel arşivimdedir.

ozkul@superposta.com