“Elmas gibi ruhların, kömür tıynetli kimselerden ayrılması imtihana bağlıdır. İmtihanın olmadığı bir yerde altını taştan, topraktan; elması da kömürden ayırmak, en uğursuz ruhlar en yüce kametlerle iç içedir. İmtihanla, melekler gibi safi ruhlar, habis ruhlardan ayrılır ve mukadder yani miktarı ve taktir edilmiş zirvelere yürürler.� (…)
Bir imtihanlar zinciridir hayat baÅŸtan baÅŸa. Tâ çocukluktan baÅŸlar insanoÄŸlu için imtihanlar. Ve rûh bedenden ayrılacağı ana kadar da devam eder durur. Anlayıp sezebilenler için bu küçük küçük imtihanlar, birer eleme ve finale kalan ruhların tesbît edilmesiyle alâkalıdır. İnsanoÄŸlunun vicdanında ve rûhâ-nîlerin gözünde tesbît edilmesiyle…
ÇeÅŸit çeÅŸittir imtihanlar ve bütün bir hayat boyu, deÄŸiÅŸik boy ve derinlikte devam eder dururlar: Mektebe alınma imtihanı, sınıf geçme imtihanı, okul bitirme imtihanı; evlâdın babadan, babanın evlâttan bulma imtihanı ve daha bir sürü imtihan… Hele bunlar arasında insanî düşünce ve yüksek ideallerinden ötürü “saf dışıâ€? edilme ve vatandaÅŸlık haklarından mahrum bırakılma imtihanı oldukça ağır ve gurur kırıcıdır.
     Bir de düşmanın amansızlığı ve insafsızlığı yanında, vefasız dostların eliyle çekilen imtihanlar vardır ki; doğrusu dayanılması en güç olan imtihan da işte budur. Zira, düşmanın hasımca vaziyeti, insanlık mertlik, yiğitlik ile anlaşılmış olmasa bile, düşmanlık mantığına uygundur. Hatta düşünce yapısı, dünyaya bakış keyfiyeti ve değer hükümlerindeki farklılıklar çoğaldıkça da bu husûmetin artması -aynı mantıkla- tabiî görülebilir. Ne var ki aynı kader çizgisinde kavga verenlerin, aynı duygu ve düşünceleri paylaşanların kıskançlık ve rekabet hissiyle, gammazlamalara düşmeleri, kat’iyyen akıl ve mantıkla izah edilemez. Hele insanlık ve yiğitlik,mertlikle asla..!
Evet, böyle vefa umulan bir yerden ihânet ve cefâ görmek, hem acı hem de oldukça düşündürücüdür. Ama neylersin ki; aldatmanın akıllılık, yalnız bir fikre sahip olma1 ve saplantıların sadâkat, bağnazlığın muhafazakârlık sayıldığı bir dünyada, bu kabil belaya uğrama ve imtihanlar eksik olmayacağından, bilip dayanmadan başka da çaremiz yoktur. Evet, ferd olarak, aile olarak ve toplum olarak:
“Gelse celâlinden cefa
Yahud cemâlinden vefa
İkisi de câna safâ
Lütfun da hoş kahrın da hoş.�
deyip dayanma mecburiyetindeyiz. Vesselam.
Bakış açımızı değiştirerek imtahana şu şekilde de bakarsak aşağıda yazılanların doğruluğunu tastik edeçeksinizdir mutlaka.
  Acaba niçin Allah dostlarıyla uğraşılır?
Bir müminin aşık olduğu ve kendisinden gece gündüz feyiz aldığı bir Allah Dostuna, öbür mümin niçin düşman kesiliyor?
Bunu ilim mi gerektiriyor?
Hayır, müslümanım diyen bir kimse, dini ayakta tutan, takva yolunda başı çeken ve müslümanların göz aydınlığı olan bir insanla uğraşmaz.
Salih insanlarla uğraşmak büyük bir imtihandır. Herkes bu imtihanda kendini görür, nefsini tanır, içini dışa yansıtır.
Büyük veli Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî (k.s) (672/1273), Mesnevî’sinde insanlardaki farklı yaratılış ve yöneliÅŸlerin nasıl sonuç verdiÄŸini şöyle ifade eder:
“Herkesin hareketi, bulunduÄŸu duraÄŸa (sahip olduÄŸu makama ve içinde olduÄŸu hâle) uygundur.
Herkes herşeyi kendi tabiat ve anlayışı çerçevesinde görür.
Mavi cam güneÅŸi, mavi gösterir; kırmızı cam da kırmızı. Fakat camlar renklerden arınır da (safi) beyaz olursa, beyaz cam, bütün öbür camlardan daha doÄŸru söyler. (GerçeÄŸi gösterir. HerÅŸeyi olduÄŸu gibi yansıtır), bütün camlara baÅŸ olur.”
Hz. Mevlânâ (k.s), bu sözüne şu hâdiseyi misal verir:
“Bir gün Resûlullah (a.s) karşıdan çıkageldi. Ebû Cehil O’nu görünce:
“HâşimoÄŸulları’ndan ÅŸu adam (Muhammed) ne kadar çirkin bir adam!” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) bunu duyunca tebessüm ederek:
-Haddi aÅŸtın ama doÄŸru söyledin! buyurdu. Sonra Ebû Bekir Sıddîk (r.a) geldi. Resûlullah’a (a.s) bakıp:
-Sen ne kadar güzelsin, yüzün ne kadar aydınlık, diye O’nu övdü. Resûlullah (a.s) ona da tebessüm ederek:
-Ey gönül ehli, sen de doğru söyledin, buyurdu. Orada bulunanlar:
-Ya Resûlallah! Çirkinsin diyene de, güzelsin diyene de: ‘DoÄŸru söyledin!’ buyurdunuz. Bunun hikmeti nedir? diye sordular. Resûlullah (a.s):
-Ben Allahu Teala’nın nuruyla cilalanmış bir aynayım. Herkes bende kendisini görür. Åžimdi de öyle oldu! buyurdu.” (Abdulbâkî Gölpınarlı, Mesnevî ÅŸerhi, I, 433-434)Anlatılır ki, Sultan Gazneli Mahmud, Åžeyh Ebu’l-Hasan el-Harkânî’yi (k.s) ziyarete geldi. Yanında bir müddet oturdu. Bir ara ona, Beyazid-i Bistâmî (k.s) hakkında ne düşündüğünü sordu. Harkânî (k.s):
-O öyle bir zattır ki onu gören kimse hidayete ulaşır ve saadeti elde eder, dedi. Sultan Mahmud:
-Bu nasıl oluyor? Ebu Cehil bile Hz. Resûlullah’ı (a.s) gördüğü halde sapıklıktan kurtulamadı! diye sorunca; Harkânî (k.s):
-O, Resûlullah’a (a.s) Allah’ın Resulü olarak deÄŸil, Ebu Tâlib’in yetimi Muhammed diye baktı. EÄŸer Resûlullah’ı, Allah’ın Resulü olarak görseydi, ÅŸekavetten kurtulur, saadete ererdi, dedi ve buna delil olarak, Allahu Teala’nın ÅŸu ayetini okudu:
“Onların sana baktıklarını görürsün. Halbuki onlar, (kalp gözleri ve basiretleri kör olduÄŸu için) seni (aslî hüviyetinle) göremezler.” (A’râf 7/198.)
Sonra şöyle devam etti:
-Resûlullah’ı (a.s) baÅŸ gözüyle görmüş olmak bu saadeti temin etmez. Ona kalb ve sır gözüyle (ibret ve muhabbet nazarıyla) bakılırsa bu saadete ulaşılır. İşte kim, Beyazıd-i Bistami’yi (k.s) bu mana gözüyle görür ve ondaki marifet ilminden nasiplenirse, saadeti bulur” dedi.
 (Kaynak: Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, (Haz: S. UludaÄŸ) 678; Hânî, el-Hadâiku’l-Verdiyye, (Trc: A. Akçiçek), 462; ibrahim Hilmi, Medâricü’l-Hakîka, 36; Bursevî, Rûhu’l- Beyan, III, 297.)
Â
  Kulluğa özenen özkul  der ki; herkes yazılanlardan, dinlediklerinden, anlatılanlardan nasibinçe anlar.Ya bildiğinle amel edersin ya da bildiğini Bilen
olduğunu bildiğin halde isyan edersin.Bu ne çüret ! her kul ektiğini mutlaka biçer bügün olmazsa , yarın mutlaka.