MEVLÂNANIN GÜZEL SÖZLERİ

MEVLÂNA’NIN GÜZEL SÖZLERİ

 rayda-adam.jpg -DoÄŸruluk, Musa’nın asası gibidir. EÄŸrilik ise sihirbazların sihrine benzer. DoÄŸruluk ortaya çıkınca, bütün eÄŸrilikleri yutar·

.Kin, sapıklığın da aslıdır, kafirliğin de·

.Bir kötülük yaptıktan sonra piÅŸmanlık hissetmek Allah’ın inayet ve muhabbetine mazhar olmanın delilidir.
· Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise bir ibadetin karşılığıdır.

· Üzerinde pek çok meyveler bulunan bir dalı, meyvalar aşağı doğru çeker. Meyvasız bir dalın ucu ise, servi ağacı gibi havada olur..

· Topluluk bizim yanımıza geliyor. Susacak olsak, incinirler. Bir şey söyleyecek olsak, onlara göre söylemek lazım geldiğinden o zaman da biz inciniriz.

· Dert, insana yol gösterir.
· Ümit, güvenlik yolunun başıdır.
· Kuş seslerini öğrenen kimse, kuş olmadığı gibi aynı zamanda kuşların düşmanı ve avcısıdır.  
 · İki canlı kuşu birbirine bağlasan, dört kanatlı oldukları halde uçamazlar, çünkü ikilik mevcuttur.
· Sokak köpeğine ister altın, ister yünden tasma tak, yine sokak köpeği olmaktan kurtulamaz.
· Cübbe ve sarık ile alimlik olmaz. Alimlik, insanın zatında bulunan bir hünerdir.
· Değil mi ki gönül mutfağında yemekler tabak tabak, peki ne diye aşağılık kişilerin mutfağına kase tutacakmışım?
· Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? 

Ne diye insan tohumunda böyle bir şüpheye düşüyorsun? · Testi taştan korkar ama o taş çeşme oldu mu, testiler her an ona gelmeye can atar.
· Sus artık yeter! Sır perdelerini pek o kadar yırtma. Çünkü bize, kırıkları sarıp onarmak,
sırları örtmek yaraşır.

· Altın aramıyorum, altın olmaya yeteneği olan bakır nerede?
· Varlık peteğini ören arıdır. Arıyı vücuda getiren mum ve petek değildir. Arı biziz. Şekil sadece bizim imal ettiğimiz mumdur
· Dünya köpüktür. Tanrı sıfatlarıysa denize benzer. Fakat şu cihan köpüğü, denizin arılığına, duruluğuna perdedir.
· Sözün içini elde etmek için harf kabuğunu yar. Saçlar da sevgilinin yüzünü, gözünü örter.
· Burnuna sarımsak tıkamışsın, gül kokusu arıyorsun.
· Biz, tulumla, küple, testilerle tatmin olmayız. Bizi çekip ırmağınıza götürün.
· Dünyaya demir atmış Karun’u, yer çekti, yuttu. Ulular ulusu İsa’yı gökyüzü çekti, yüceltti.
· Ekmek, beden hapishanesinin mimarıdır.
· Gübre olup bostanın gönlüne giren pislik, yok olur gider de pislikten kurtulur, kavunun, karpuzun lezzetini arttırır.

.El ağzına bakan sel ağzına yuva yapar.
· Avlanmak istedik mi uçup gittiÄŸimiz yer Kafdağı’dır. Akbaba gibi leÅŸ avlamayız biz.
· Bir köpeğin önüne bir çuval şeker koysan bile, onun gönlü yine leş peşindedir. Şekerden ne anlar o?
· Allah ile birleÅŸmek demek, senin varlığının O’nunla birleÅŸmesi demek deÄŸildir. Senin yok olmandır.
· Küfürle iman, yumurtanın akıyla sarısına benzer. Onları ayıran bir berzah var, birbirine karışmazlar.
· Köpekler gibi kızmayı bırak, arslanların gazabına bak. Arslanların gazabını görünce de var, bir yaşına girmiş koyun gibi yavaş ol.
· Din evinde haset faresi bir delik açar ama kedinin bir miyavlaması ile ürker kaçar.

· Kadınlar, aklı olanlara, gönül sahiplerine pek üstün olurlar. Cahillere gelince, onlar, kadına üstündür. Çünkü tabiatlarında hayvanlık vardır. Sevgi ve acımak, insanlık vasıflarıdır. Hiddet ve şehvet ise hayvanlık vasıfları.
· Mümin bir kopuza benzer. Madem ki inanan kişi feryat edip ağlamada kopuzdur, kopuz kendisine mızrap vuran olmadıkça feryat etmez.
· Madem ki, akıl babandır beden de anan, oğulsan babanın yüzüne bak.
· Yeryüzü ile dağda aşk olsaydı, gönüllerinde bir ot bile bitmezdi.
· Kuş, kafeste kaldıkça başkasının buyruğu altındadır. Kafes kırıldı da kuş uçtu mu, nerede ona  geçecek buyruklar?
· Bal çanağının ağzı kapalı. Sen ise, üstünü, yanını yalayıp duruyorsun. Çanağı yere çal.
· İnsana bütün korku içinden gelir fakat insanın aklı daima dışarıdadır.
· Dil, anlamlara bir oluktur adeta, fakat nereden sığacak oluğa deniz?
· O kadar çok koşmayın, o kadar yorulmayın, şu yerin altında çırak ne olmuşsa usta da o olmuştur.
· Bir lağımın pis kokusunu koklamak, ruhu kokuşmuş zenginlerle sohbetten yüz misli iyidir.
· Sen, yeni bir çocuk doğurmadıkça, kan tatlı süt haline gelmez.
· Hırsızlara, kötülere, alçaklara acımak, zayıfları kırıp geçirmektir.

· Aşk, davaya benzer. Cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki.
· Tohum yerde gizlenir de, o gizlenmesi bağın, bahçenin yeşermesine sebep olur.
· Yazı yazılırken eli görmeyen kişi, yazı kalemin oynamasıyla yazılıyor sanır.
· Gül solup, gül bahçesi harap olduktan sonra gülün kokusunu nereden duyabiliriz? Gülsuyundan!
· Firavun, yüzbinlerce çocuk öldürttü, aradığıysa evinin içindeydi.
· Geminin içindeki su, gemiyi batırır. Geminin altındaki suysa, gemiye arka olur.
· Aynanın berraklığını yüzüne karşı söylersen, ayna hemen buğulanır, seni göstermez olur.
· Eşek, suyun kadrini bilseydi, ayak yerine baş koyardı ırmağa.
· Aklın deveciye benzer, sense devesin. Aklın seni ram eder, ister istemez dilediği yere çeker götürür.
· Eğer parça buçukta bütünle beraberdir, ondan ayrılmaz diyorsan, diken ye, diken de gülle beraberdir.
· Gümüşün dışı aktır, berraktır ama onun yüzünden el de kararır, elbise de.
· Ateşin kıvılcımlarıyla al al bir yüzü vardır. Ama yaptığı kötü işe bak, karanlığı seyret.
· Yoksul, cömertliğin aynasıdır.
· Peygamberler insanları Allah’a ulaÅŸtırmak için gelmiÅŸlerdir. İnsanların hepsi bir bedense, kulla Allah birleÅŸmiÅŸse kimi kime ulaÅŸtıracaklar?
· Bir mumdan yakılan mumu gören, gerçekten de asıl mumu görmüştür. Düşünenlerin
düşündürdükleri…· Sabır, geniÅŸliÄŸin anahtarıdır.
· Gündüz gibi ışıyıp durmayı istiyorsan, geceye benzeyen varlığını yaka dur.
· Ana karnındaki çocuğa doğmak, dünyadan göçmektir
· Somuna benzer bir şey düzsen, emdin mi, şeker gelir ondan, ekmek tadı değil.
· Terazide arpa altınla yoldaş olur ama bu, arpanın da altın gibi değerli olmasından değildir.
· Koruktaki su ekşidir ama koruk üzüm olunca tatlılaşır, güzelleşir. Derken küpte yine acır, haram olur fakat sirke olunca ne güzel katıktır.
· Ay, yıldızlardan utanır ama yine de cömertliği yüzünden yıldızların arasında bulunur.
· İnanan, inananın aynasıdır.
· Sen şekillerde kalırsan puta tapıyorsun demektir. Her şeyin şeklini bırak, manasına bak
· Rengi kara bile olsa, bir kişi seninle aynı maksadı güdüyorsa, ona ak de, senin rengindedir.
· Hacca gideceksen, bir hac yoldaşı ara. İster Hint’li olsun, ister Türk, ister Arap. Åžekline, rengine bakma, maksadı ne, ona bak.
· Yokluk, varlığın aynasıdır.
· Arslanın boynunda zincir bile olsa, bütün zincir yapanlara beydir arslan.
· Zıddı meydana çıkaran, onun zıddı olan şeydir. Bal, sirkeyle belirir.
· Kasırga pek çok ağaçlar yıkar fakat yeşermiş bir ota ihsanlarda bulunur.

· Dostların ziyaretine eli boş gelmek, değirmene buğdaysız gitmektir.
· Herkes güneşi görebilseydi, güneşin ışıklarına delalet eden yıldızlara ne ihtiyaç vardı?
· Hiç köpeğin havlaması, ayın kulağına değer mi?
· Huzurunda bulunmayanlara bile böyle elbiseler, böyle yiyecekler verirse, kim bilir konuğun önüne ne nimetler koyar.
· Hıristiyanların bilgisizliÄŸine bak ki, asılmış Tanrı’dan medet umuyorlar.
· Resim, ressama, beni kusurlu yaptın diye söz mü söyleyebilir?
· İnsanoğlu, dilinin altında gizlidir. Dil, can kapısının perdesidir. Yel, perdeyi kaldırdı mı ne var, belirir bize.
· Sen de saÄŸ eline bir sopa aldın ama senin elin nerede, Musa’nın eli nerede

· Akıllı birisinden gelen cefa, bilgisizlerin vefasından iyidir.
· Kara odun ateşe eş oldu mu, karalığı gider, tümden ışık kesilir.
· Bağış, kine merhemdir.
· Tahta içinde yaşayan kurt, o tahtanın fidan olduğu vakit ki halini bilir mi hiç?
· Madem ki hırsızsın, bari o güzelim inciyi çal, madem ki gebe kalıyorsun, bari yüce bir çocuğa gebe kal.
· Korukla üzüm birbirine zıttır ama, koruk olgunlaştı mı güzel bir dost olur.
· Tanrı yüzünü çirkin yaratmışsa, kendine gel de, hem çirkin yüzlü hem çirkin huylu olma bari.
· Aynada bir şekil görürsün hani, senin şeklindir o, aynanın değil.
· Satrançta piyon yola çıkar da, sonunda yüce vezir olur.
· Kibir kokusu, hırs kokusu, tamah kokusu, söz söylerken soğan gibi kokar.
· Sonsuzun iki yanı da yoktur, ortası nasıl olabilir?
· Dosttan, yakınlardan gelen bir cefa, düşmanın üçyüzbin cefasına bedeldir.
. Bal yiyen arısından gocunmaz..
· Güneşin ışığı pisliğe vursa bile pislenmez, ışıktır o.
· Başın ırmağın suyuna daldı mı, suyun rengini nasıl görebilirsin?
· Davud’un elinde mum oluyor, senin elindeyse mum, demire dönüyor.
· Sabır, insanı maksadına en tez ulaştıran kılavuzdur.
· Yılan yumurtası da serçe yumurtasına benzer ama aralarında ne kadar fark var.

· Bilginin, iki kanadı vardır, şüphenin tek.
· İkiyüz batman bala, bir okka sirke döksen, balın içinde erir, gider. Balı tattın mı sirkenin tadını bulamazsın fakat tartarsan bir okka fazla gelir. Demek ki sirke, hem yok olmuştur, hem vardır.
· Bir kuyudan her gün toprak çeker, her gün orayı kazar, eşersen, sonunda arı duru suya ulaşırsın.
· Denizden bile yerine su koymadan devamlı su alsan, bu işin denizleri çöle çevirir.
· Sen, yerdeki yeşillik gibisin, ayağın bağlı. Bir yel esti mi, tam inanca ulaşmadan başını sallarsın.
· Oltandaki et lokması, balık avlamak içindir. Öyle lokma ne bağıştır ne cömertlik.
· Sözün eÄŸri olsa da, anlamı doÄŸru bulunsa, sözdeki o eÄŸrilik, Allah’a makbuldür.
· İçen akıllıysa, aklının parlaklığı daha da artar, fakat kötü huyluysa daha beter olur. Ama halkın çoğu kötü olduğundan, beğenilmez huylara sahip bulunduğundan, içki herkese haram edilmiştir.
· Eşeğin ardını öpmekte bir tat, tuz yoktur. Faydasız yere, sakalını, bıyığını kokutur!
· Pirlik, saçın sakalın ağarması ile elde edilmez. İblisten daha ihtiyar kim var?
· Tavus kuşu gibi sadece kanadını görme, ayağını da gör.
· Pirenin ısırışından meydana gelen yanış, seni yılan soktu mu yok olurgider.

· Öküz, ansızın BaÄŸdat’a gelir, ÅŸehri bir baÅŸtan öte gezip, dolaşır. Bütün o zevki, hoÅŸluÄŸu, tadı, tuzu görmez de göre göre karpuz kabuÄŸunu görür.
· Hani bir hayvan vardır, porsuktur adı. Dayak yedikçe semirir, büyür, köteği yedikçe daha iyileşir, sopa vuruldukça semirir, insan da gerçekte porsuktur, çünkü o da dert, mihnet sopasıyla büyür, semizleşir.
· Uçan kuş, yeryüzünde kalsa tasalanır, derde düşse ağlayıp inlemeye koyulur. Fakat ev kuşu, kümes hayvanı, yeryüzünde sevinçle yürür, yem toplar, neşeyle koşar durur.
· Ölülerle savaşıp gazilik elde edilmez.
· Hoş, güzel ömür, yakınlık aleminde can beslemektir. Kuzgunun ömrü ise fışkı yemeye yarar.

· Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker.
· İnciyi sedefin içinde ara, hüneri de sanat ehlinden iste.
· İnsan bir ağaca benzer, kökü, ahdinde durmaktır.
· Susmakla canın özü, yüzlerce gelişmeye ulaşır. Ama söz, dile geldi mi, öz harcanır.
· Hiç ay, yeryüzünde ev sahibi olur mu?
· Hırs, çirkinlikleri bile güzel gösterir.
· Padişahın adamlarından biri, zindanın burcunu yıksa, zindancının gönlü bu yüzden kırılır mı hiç?
· Hiçbir şeyden haberi olmayan cansızlardan, gelişip boy atan bitkiye, bitkiden yaşayış, derde uğrayış varlığına, sonra güzelim akıl, fikir, ayırt ediş varlığına geldin.

· Yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur.
· Demirciliği bilmiyorsan, demirci ocağından geçerken sakalın da yanar, saçın da.
· Taş, taşlıktan çıkıp yok olmadıkça, mücevher olup yüzüğe takılır mı hiç?
· PadiÅŸah, töhmet altına alınanı Karun’a çevirir. Artık suçsuzu ne hale kor, onu sen düşün.
· Eğri ayağın gölgesi de eğridir.
· Tam inanç aynası kesilen kiÅŸi, kendini görse bile, Tanrı’yı görmüş olur.
· Bilgiye ulaştı mı ayak, kanat olur.

· Göz olgunlaştı mı, temeli, özü görür. Ama kişi şaşı oldu mu parça buçuğu görür ancak.

· Sınama, deneme yolunda bilgi, tam inançtan aşağıdır, zindansa yukarı.

· Can, doğan kuşuna benzer, beden ona bir tuzak


Sanma şâhım herkesi sen sadıkâne yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur.
Sadıkâne belki ol âlemde serdâr olur
Yâr olur aÄŸyâr olur serdâr olur dîdâr olur……

DevriSultan     MEVLANA

Düzenleyen :Hacı Özkul  sema4.jpg

DAMLA DAMLA BİLGİ

 100_0393.JPGKayyid-ül ilme Bil Kitabeti

                                    (İlmi yazı ile kaydediniz.Hadis)

Bütün güzellikler ve iyilikler üzerimize olsun.Bu güzellikleri, iyilikleri ve bilgileri de çevremizde , ilim meclislerinde, ulemâlarla, ukelâlarla ve allâmelerden öğreniriz. Kimi söz uçar gider aklımızdan kimisi de hayatımıza rehber kabul ettiğimiz söz olur. Anlatılanların içinden, güzel sohbetlerin içinden aklımda kalan öyle altın sözler vardır ki beni çok etkileyen bu sözleri unutmamak babında buraya yazıya dökmek geldi içimden güzel sözlerden etkilensem de tatbik edemezsem aklımdan uçar yine okur belki geçer zaman sonra, uyarım bu güzel sözlere.Ve diğer niyetim ki benim duyduğumu belki sizde duymuşunuzdur bilinen söz veya kıssadır yazdıklarım. Sözler duyulup unutulası değil kayde geçip anlatılası olmalı. Her sözde herkesin ayrı bir nasibi vardır. Yazılan sözlerin kaynağı olmayacak belki bizden belki büyüklerden, yorumda yapılmayacak sadece yorumsuz öğrendiğim sözleri yazıcam, niyetim insan farkını ortaya çıkarmak bu, DÜŞÜNMEK! , Belki bende de cezbe halinden sonra güzel söz çıkarsa yazılır buraya, biline ki niyetimizde kibir değil, vardır emri bil maruf.Bu büyük deryaya atılmış ufak kum parçaları olsun bizden de yazdıklarımız,Kelamımız bereketli olsun, Gün gün eklenerek çoğalaçak yazılarımız.vesselam.                                              

                                         Hacı Özkul Ongan

              Yazıya insanlık şerefini bize kazandıran bizi insan eden vasıf ve sıfat “AHLÂK��? ile başlayalım;

       KELAM: Derler ya Kâbe’yi görünce şu şu duaları et. Kabul edilen makbul dua o an.  Siz siz olun Duanız şu olmalı bu dua size dünya ahiret yeter, makbulu Allah bilir hangisi, biz öğretelim birini; “Allah’ım bana güzel Ahlâk ihsan eyle.Zira senden başka kimse güzel Ahlâk ihsan edemez. Allah’ım Beni kötü huylardan koru ve uzaklaştır.��?  Tasavvuf dediğin güzel Ahlâk dır. Ahlâksızlıktan kaçmaktır.Kimin huyu kötü (ahlâksız) olursa kendini azaba uğratır.Kimin kalbinde üzüntü çoğalırsa vüçüdu hasta olur. Kim bir takım adamlarla münakaşa ya tutuşur çekişirse Kerameti gider, insanlığının derecesi düşer! Uzak dur, uzaklaş mağdur olmazsın.Vesselam

         KELAM: Bilge dedi,  Sevap işleriz bunun nerde kesesi insan sevap işlediği zaman bunu nereye koyar nerde saklar.Kesesi bunun SABIR torbası. Sevaplar SABIR kesesinde birikirmiş ve dolduranda ahireti kazanır. Dikkat et bu keseyi delen sabırsızlık, yapılan her sabırsızlık bizim kesede biriktirdiğimiz sevabın dökülmesine sebeptir.Kesesi delik(sabırsız) olanın ne kadar sevap işlesede sevaplarının kıymeti yoktur,hepsi boşa gider, akar gider.

      KELAM: Yolculuk geçime giden ilk hazırlıktır, seyahat yoculuğu da bizlere bilmediklerimizi gösterir ve ya öğretir.Her ne sebeble olursa olsun Yola çıkarken, işimze başlarken Şu Dua yı yapmanızda fayda vardır;

“Rabbim,gireceğim yere doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla,çıkaçağım yerden de beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Bana Yardımcı bir Kuvvet ver.Allah’ım ! Yanlız senden yardım diler, yanlız sana güvenirim.Allah’ım, Bu İşimi ve Yolculuğumu kolaylaştır.Bana dilediğimden fazla iyilik lütfet. Her türlü kötülüğü benden sav.Rabbim! Gönlüme genişlik, işlerime kolaylık ver. Allah’ım Kendimi, dinimi, ailemi, yakınlarımı, arkadaşlarımı, dünyada ve ahirette bize lütfettiğin nimetlerin hepsini sana emanet ediyorum. Ey Keremi bol Rabbim, Bizi hertürlü kötülükten koru.��? Amin.

Tren sürücüleri, Kaptanlar, Pilotlar, Şöförler ve bütün taşıt kullananlar ve işine gidenler için tavsiye edilen kıymetli duadır.Vesselam

       KELAM:  Allah (c.c)  Dünyayı yarattığı zaman dünya beÅŸik gibi sallanıyordu bunu daÄŸlarla sabitledi. İşte insan kalbide her yöne sallanır kimse ben çok doÄŸru biriyim benim kusurum yok demesin kalp her yöne sallanabilir ve yönelebilir.Allah’a yönelmesi ise  Zigirle olur.Kalplerin direkleri Zigirdir.Allah’ı her daim anmaktır, gönülden çıkarmamaktır.

      KELAM: Cehennemde azap görenlerin gıdası diğer azap görenlerin yanmış derileri ve erimiş yağlarıdır,zakkum ve irindir.Bu devir daim her an devam eder Her cehennem ehli böylece birbirinin atıkları ile gıdalanır! (Vay Vay vay bu dünyada birbirine günahları ikram edip paylaşanlar.)

      KELAM:Cennette derece Kur’an Ayeti kadar vardır. Herkesin derecesi buna göredir.(En doÄŸrusunu Allah Bilir.)

      KELAM:İnsan ruhu uyuyunca vücuttan çıkar ve göğe yükselir. Eğer ki insan Abdestli uyursa göğe yükseldiğinde secde yapması gökte de sürer.

      KELAM: Siz Büyükleri kendiniz seviyorsunuz sanmayın; Siz onları sevemezsiniz çünkü sevilen de bir akış olmazsa, seven sevemez.

      KELAM: Şevkat bir yastıktır, insanın her yaşta ihtiyacı vardır.Vesselam

      KELAM:Yüzük takmak çok iyidir. Yüzük HE  Harfi olur Parmağında  ELİF Harfi olur.

     KELAM:Allah’ın KoruduÄŸu Kullar; ” Allah, iman edenleri korur. Åžuda muhakkak ki  Allah, Hain ve Nankör olan herkesi Sevgisinden Mahrum eder.(dünya ahiret sevgisiz kalan ve mahrum olan ne ziyanda olur.) Vesselam

    KELAM : Bol Rızık ve zenginlik isteyenler için; MaÄŸfiret ve Bol Rızık’a ulaÅŸanlar; İman edip sâlih ameller iÅŸleyen kimseler için MaÄŸfiret ve Bol Rızık vardır. Vesselam.

    KELAM : CUMA Gününün mübarek olmasının gerekcesi, Cennetliklerin CEMALULLAH‘ı  Cuma günleri görmesindendir.

Cuma günleri Cuma Namazında kalabalık bir cemaatle Allah’ın Huzurunda Allah’ı görme , durma provası deÄŸilmi halimiz.Cuma Allah’ı görmek isteyenlerin bu düşünçeyi yaÅŸamaya fırsat verilen Topluca biraraya getirildiÄŸimiz An, Zaman.  Bunun önemi, Cuma namazının sırrına eriÅŸemeyenler duaların kabul olduÄŸu anı gözetemeyenler kimden ne medet bekler.Bu hali nasıl anlar.Cuma Dua Dır, Cuma AÅŸk tır, Cuma bilmediklerimizin ÖğretildiÄŸi yerdir,Cuma ihtardır, cuma müjdedir,cuma beklemedir , Cuma birleÅŸme yeridir,Cuma nefeslerin birleÅŸtiÄŸi aynı nefesi soluduÄŸumuz yerdir,Cuma topluca   dağılma yeridir. Cuma müslümanların bir bütün halinde omuz omuza geldiÄŸi bir bütünlük halidir.Cuma Teslimiyettir.Vesselam.

KELAM: Hz. Süleyman Atları çok severdi. Onların yetiştirilmesiyle bizzat ilgilenir ve şöyle derdi;

 ”DoÄŸrusu ben Atları  Rabbimi anmayı saÄŸladıkları için seviyorum!” 

Kimi insan bazı şeyleri çok sever arabasını, Trenini ,uçağını,evini,çoçuğunu bu sevgiler Rabbine şükür ve her an anma vesilesi olur. Hz. Süleyman gibi!

KELAM : İnsanın kurtuluşu -İlim, - Âmel, - İhlas

ile olur bunun gayrisinde kurtuluş için başka çare aramayın.Bu üçü olmadıktan sonra hatta biri eksik olsa kurtuluşu yoktur.

İnanaçaksın inanan insan, has öz insan olur. İTİKATTE şüphesi olan hatta bir zerre şüphesi olan kurtulamaz kurtuluşu yoktur. İlim Akaid ve itikat ile değerlenir ve geçerli olanıdır.Akaid ve itikati olmayanın ilmi eşşek yüküdür.Vesselam.

KELAM:??????

Bundan sonrası ne zaman yazılır; bilindikçe, öğrendikçe.  Öğreneyim yazılaçak, sende ara ara kontrol et  yeni  Kelamlar varmı. Görüşmek üzere.

                                   Hacı Özkul Ongan

NEDİR İNŞİRAH?

 İNŞİRAH SURESİ

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1- Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik mi?

2- Ve yükünü indirip-atmadık mı?

3- Ki o, senin belini bükmüştü;

4- Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?

5- Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.

6- Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.

7- Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.

8- Ve yalnızca Rabbine rağbet et.

Düşünülürse bütün hastalıklar stresten kaynaklanıyor,demek beden sıhhati için öncelikle strese çare bulmak lazım,stresin çaresi ise yine bizlere yüce Yaratıcımız tarafından bu sürede sunulmuş .
Devamlı okunduÄŸunda insan üzerinde olumlu etkiler uyandıran bu Ayetlerin önemli anlamlarını devamlı sürette anlayark okuyalım ve inÅŸirahı hayatımızn vazgeçilmez bir ilacı olarak ruhumuzun saÄŸlığı için düzenli kullanalım…

Gönül huzuru , iç denge, kendiyle barışık olma şeklinde çevirebileceğimiz İnşirah kavramının ne derece önem arz ettiğini; Kur’an’ın bir suresine isim olmasından anlıyoruz. Üzerinde geniş bir tefekkür seyahati yapmak; yeni mana ve boyutlara açılım elde etme yönünden  çok lazım görünüyor.

Nedir İnşirah?

Önce kitapların anası Kur’an’a dönelim ve oradan okumaya çalışalım.
Biz senin göğsünü inşirah etmedik mi?.. İndirmedik mi üzerinden ağır yükünü?.. (İnşirah-1/2)

Birbirini tamamlayan DUHA-İNŞİRAH SURELERİ insan psikolojisi ve özde düşünme görüşünden elbette uzun uzun incelemeye,tetkik edilmeye değer sırlı boyutlar içeriyor. Sure tahlilini ileriki bir zamana bırakıp şimdilik sadece inşirah kavramını açmaya çalışalım.
Şe-Ra-Ha kökünden gelen İnşirah; Yarılma, Kesilip Açılma, Deşilme, Cerrahi Müdahale anlamlarına geliyor. Terim olarak herhangi bir ilmî eseri açıklamaya da ŞERH ETMEK tabirini kullanıyoruz. İlim veya gönül ehli bir Hak Sevdalısı, bir kitabı alıyor, cümleleri yararak içlerinden derin-sırlı manalar çıkarıyor.
Rasül,ömrünün farklı dönemlerinde 3 ayrı inşirah yaşamış:
1-Süt Anne Halime’nin yaylasında 2-4 yaşlarında iken; çocuklarla oynadığı esnada Cebrail’in gelerek sinesini yarması, kalbini alıp yıkaması ve sonra yerine koyması şeklinde tasvir edilen olay.
2-İlk Vahyin gelişi sırasında Hira mağarasında Cebrail’in “OKU� diyerek sıkması şeklinde uygulanan inşirah.
3-Mi’rac arifesinde İsra(gece yürüyüşüne) çıkmazdan önce Kabe’de dua ederken uygulanan İnşirah.
Bu 3 inÅŸirahın zamanlamaları ve uygulanma biçimleri nasıl bir mana fısıldar, bu da inceden inceye düşünülmeli!…
Altını çizmek istediğimiz nokta; inşirahın sanıldığı gibi birden bire işlerin düzelmesi, hayat konumunun yükselmesi, maddi sıkıntıların bitivermesi, acının birden bire sevince dönüşmesi olmadığıdır!..
İnsanımız iç huzuru yada feraha çıkmak deyince, maddi-sosyal konum itibarı ile yokuÅŸtan düze çıkmak, âmiyâne tabirle köşe dönmek, hayatının en büyük ÅŸansını kucağında bulmak gibi bedensel rahata dönük manalar anlıyor. Oysa inÅŸirah bu deÄŸil!… İnÅŸirah; tamamen gönle, evrensele, ukbâya(Ahiret,öbür dünya), ebediyete dönük bir kavram.
Bu çerçevede kelime kökündeki manadan da istifade ederek inşirahı anlamaya çalışalım.
Lügat anlamından girersek inÅŸirah; bir ameliyat!… Ameliyat ise; bıçak, acı, kan, iÄŸne, uyuÅŸma, kendinden geçme, var olana müdahale, dokuyu bozma, organı deÄŸiÅŸtirme, iç bünyede mevcut cerahati, irini, uru söküp alma demek!..
Kolay mı ameliyat? Güle oynaya ameliyat masasına yatan gördünüz mü hiç?..
O halde İnşirahın manası bizim bildiğimiz türden bir rahata kavuşma değil. Ya ne öyleyse?..
Cebrail; CEBBAR isminin mazharı.. Cebbar ne demek Esma-i Hüsna’dan okuyalım:

EL-CEBBÂR Kırılanları onaran,eksikleri tamamlayan; DilediÄŸini zorla yaptırmaya muktedir olan… Bu ism-i ÅŸerif cebir maddesindendir. Cebir, “Kırık kemiÄŸi sarıp bitiÅŸtirmek,eksiÄŸi bütünlemek” mânasına geldiÄŸi gibi, “icbar etmek”, yani, “zorla iÅŸ gördürmek” mânasına da gelir. Bu mânaya göre Allah Teâlâ Cebbâr’dır. Yani, kırılanları onarır, eksikleri tamamlar, her türlü periÅŸanlıkları düzeltir, yoluna kor. Cebbâr’ın ikinci mânasına göre de; Allah Teâlâ kâinatın her noktasında ve her ÅŸey üzerinde dilediÄŸini yaptırmaÄŸa muktedirdir. Hüküm ve iradesine karşı gelinmek ihtimali yoktur.
Evet okuduk değil mi?. Şimdi çıkaracağımız sonuçlar mı?

Maddeleyerek çözüme gidelim:

1-İnşirah; bir ameliyattır.
2-Her ameliyatta bıçak, acı, sızı, yara olur.
3-Ameliyatı yapan doktor hastaya sormaz, bildiğini okur. Acıta acıta yapar dilediğini!..
4-Dertten arınmak isteyen; gönüllü yatar doktor önüne.
5-Ameliyatsız dert, cerahat, ur atılmaz bünyeden.
Şimdi iç huzuru ve hakikati kuşanarak selamete erme manasına olan inşirahın nasıl geliştiğini tespite çalışalım.

1-Size cebir uygulanacak, Cebrail’iniz gelecek: Cebrail vahyi getirirken ve gönlüne inşirah verirken sıktı Rasülü. Öylesine sıkılır bunalırdı ki simasından terler akar, bedeni binlerce volt cereyan verilmişçesine titrer dururdu.
Hakiki huzura ermek için birileri veya bazı olaylar sıkacak sizi. İş kaybı, yakının ölümü,uzun süreli bir hastalık, iflas, dışlanma, aşağılanma olarak sıkacak sizi Cebrail.
Böyle bakarsanız olaylara, her sıkıntı; yeni manalar için bir ameliyat size. Her sıkıntı; gönül huzurunuza kapı açacak bir eşik aslında.

2-Belanız gelecek ve mutlaka acıtacak: Evet,acısız ameliyat yok. Belalarla sınanacak, acı duyacaksınız. Duyacaksınız ki; gece yarısı seccadeler ıslansın!…
Acıyacak ki; şimdiye kadar acı verdiklerinizin halini bilebilesiniz. Yoksa nasıl anlayacaksınız hayatı?..
Deneneceksiniz!… TutunduÄŸunuz deÄŸerlere bıçak sokacaklar. İtibar, makam, şöhret, unvan ne varsa yara alacak. Çünkü bunlar sizin urlarınız. Onlarla yaÅŸamak güzel görünse de sizi tüketen ÅŸeyler onlar! Haktan perdeleyen örtüler.O örtüleriniz yırtılacak, paramparça edilecek!..

3-Doktorunuz bulacak sizi: Kendi kendine evde yatarken olmayacak bunlar.
Doktorunuz bir gün mutlaka karşınıza çıkacak. Mevlana’ya Şems, Yunus’a Taptuk, Mecnuna Leyla kisvesi ile gelen İnşirah Uzmanı, bir şekilde size de gelecek. Seveceksiniz, bel bağlayacaksınız Ona. Ama benliğinize neşter saplayan da O olacak. Sizi sevdiği için yapacak bunu. Önce anlayamayacak; acımasız, hatta gaddar bulacaksınız Onu. Acı geçip yara kapandıktan sonra size verdiği hazineyi fark edeceksiniz. Teşekkür edeceksiniz, minnetle önünde eğileceksiniz belki ama işi bitince çekilecek O. Yada “Benden bu kadar haydi gündelik hayatına dön� diyerek kibarca kovacak sizi. Tıpkı Taptuk’un Yunus’a yol verişi gibi!..

4-Gönül Verirseniz İnşirah Olur: Doktoru sevmeden, güvenmeden bıçak altına yatılır mı? Seveceksiniz Onu… Aşık olacaksınız hatta. Tıpkı geçmiş erenlerin mürşidlerine, maşuklarına kapıldıkları gibi. Gönül vereceksiniz, teslim olacaksınız.
Böyle olunca O, hakikat neşteri ile girecek nefsinize. Benliğinizde ne varsa bir bir deşerek çıkaracak. Aşk narkozu ile uyuşan gönlünüz katlanacak bu acıya.Uyanınca acıyacak, kıvranacaksınız. Bazen “Ne acımasız doktormuş,cerrah mı kasap mı, ben bunu nasıl sevdim, nasıl da güvendim?..� diyeceksiniz.
O günlerde fark etmeyeceksiniz belki ama sonraki günlerde sizi ameliyat eden cerrahın kendi odasında acınıza ağladığını, sızınızı aynıyla duyduğunu öğreneceksiniz. “İyi ki güvendim,iyi ki sevdim� diye bir kere daha sevineceksiniz.
Yunus’u “Sen dünya kokuyorsun!� diye kovalayan Taptuk, günlerce ağlamış, Yunus hasretinden âmâ olmuştu. Mevlana’yı bırakıp giden Şems, Şam sokaklarında nice günler acı ve elemle deli divane misali dolanmıştı

.
5-İnşirah; Hakikat Yolunda Mecburi İstikamettir: İnsan kolayı sever. Şurup içmek varken iğne vurulmak istemeyiz. Kolay yoldan sağlığına kavuşmak elbette iyidir. Fakat hakikat yolunun zorunlu bir dönemecidir İnşirah..
Kolay yolu olsa Rasüle uygulardı Allah!… 3 kere inÅŸiraha uÄŸradı Rasül. 3 yaşında iken yarıldı kalbi. 40 yaşında Cebrail kaburgalarını çatırdatırcasına sıktı inÅŸirah için. Gecenin bir yarısı Mirac öncesi yine Mescid-i Haram’da yaÅŸadı.
Rasülün bu yaşadıklarını kendi hayatınızda düşünün. Cebrail hangi suretlerde sizi sıkarak inşirah vermek istedi, yada hala istiyor, iyice bir düşünün!..
O halde geçilecek bu geçit. Hiç kaçarı yok dostlar! Yol devam etsin, menzile erilsin diye geçilecek!…
***

İnşirah istiyor musunuz? Cebbar isminin sizde tecellisini istediğinizin farkındasınız değil mi? Kırıkların onarılmasını, eksiklerinizin zorla tamamlatılmasını istiyorsunuz.
Bir gönül ameliyatı istediÄŸiniz!… Acısız, aÄŸrısız, sancısız ameliyat yok. Fakat siz yine de isteyin. Korkmayın. Bu ameliyatın cerrahı;Er-Rahim’dir. Merhametinden ameliyat eder sizi. Önce AÅžK narkozu ile uyuÅŸturur, sonra benlik adına ne illet varsa söküp alır içeriden.
İnÅŸiraha erenlerden olmanızı diliyorum…

Kaynak;Mehmet Doğramacı

Düzenleyen ; Hacı Özkul

Ne kadar kendi oldu insan ,O  kadar    başka..

   Umuda yelken açınca bir gün,

en zamansız fırtına uğrarsa denizine,

sakın ah etme.

Teslim ol seni senden iyi bilene..

İSA a.s PEYGAMBERİN SİMASI VE DÜNYAYA İNİŞİ

 Mesih İsa Aleyhisselam ve Nuzülü:

 Mescidi Aksa mescidiaksash5.jpg   

  Ebu Hüreyre radıyallahu anh’den merfuan; “Benimle İsa arasında baÅŸka peygamber yoktur. Şüphesiz O nüzul edecektir. Onu gördüğünüzde tanıyın; O orta boylu, pembe tenli, üzerinde açık kırmızı renge boyanmış iki giysili, üzerine su isabet etmemiÅŸ olmasına raÄŸmen başından su damlar gibidir. İnsanlarla İslam’ı seçmeleri için harb eder. Haçı kırar, domuzu öldürür, cizyeyi kaldırır.

Haçı kırması; Hıristiyanlık dininin ve onların İsa aleyhis selam’ı yüceltmek konusundaki iddialarının iptali demektir.
Cizyeyi kaldırması; Kafirler İslam’ı kabul edene kadar onlardan cizye kabul etmez demektir. Onlardan kim cizye bağışlarsa almaz, ya Müslüman olmaları ya da ölümü seçmelerini teklif eder.

Allah, Onun zamanında İslam dışındaki bütün milletleri ve Mesih Deccal’i helak eder. İsa (Aleyhis selam) yeryüzünde kırk sene kalır ve sonra vefat eder. Müslümanlar Onun cenaze namazını kılarlar.
Nevvas Bin Sem’an (R.A.) hadisinde, Mesih aleyhis selam’ın vasfı hakkında buyrulur ki; “Başını eÄŸdiÄŸinde su damlar, kaldırdığında da inci gibi taneler düşer”
Ebu Hüreyre (R.A.) rivayetinde; “İsra gecesinde İsa (A.S.) ile karşılaÅŸtım. Hamamdan yeni çıkmış gibi kızıl benizliydi.”
İbni Abbas (R.A.) rivayetinde; “İsa’yı açık kırmızı tenli, kıvırcık saçlı ve geniÅŸ göğüslü gördüm”
Mesih Aleyhis selam Nereye Nüzul Edecek?
Nevvas Bin Sem’an (R.A.)den merfuan; “Allah, Mesih İbni Meryem’i gönderir,

   emevi-camii-serifi-beyaz-minare.jpg  O da Åžam’ın doÄŸusunda Emevi camii Åžerifi Minaretul Beyda’ya iner.
Nevevi Rahmetullahi aleyh der ki; “Bu minare bugün

Åžam’ın doÄŸusunda Mevcuttur”

İsa Aleyhis selam, Mehdi’nin Ardında Namaz Kılar;
Bir  hadiste ÅŸu da geçer; “İsa aleyhis selam sabah namazı vaktinde nüzul eder. Müslümanların imamı der ki;
“Ey Ruhullah! Öne geç de namazı kıldır” Buyurur ki; “Bu ümmetin bazısı bazısına emir kılınmıştır”
Bunun üzerine Müslümanların emiri (Mehdi aleyhis selam) öne geçer ve namazı kıldırır.”


 

MÜNAFIKLARIN ÖZELLİKLERİ

Münafıkların Sıfatları

Aşağıda münafıklık sıfatlarını okuyacaksınız siz siz olun sakın okurken sıfatları başkalarına yakıştırmayın ve şeytanın tuzağına düşmeyin .Ve olun ki hangisi bende var hangi sıfatı üzerimde taşıyorum sorusunu kendinize sorun ve derdinize derman olup kendi kendinizi cehenneme atmayın.Sonra üçünçü okuyuşta bu sıfatlar kimde var diye sorun ve bu sıfatları gördüklerinizden mümkün olduğunça kaçın.Huylar bulaşıdır ola ki bir huyu kapar da helak olursunuz.Kendi münafıklık halimizi düzeltirken başka hallerden yeni münafıklık hali zuhur etmesin. Unutmayın bende hangi sıfatlar var sorusunu önce sorun kendinize, kendi nefsinizi önce rezil edin.

 Haydi seyreyleyin Yedinci kat cehennemliklerin hallerini ve huylarını.  Allah Teâlâ’nın münafıklar için saymış olduÄŸu sıfatları iyice düşünmek gerekir. Şöyle ki:
- Onların kalplerinde şek ve şüphe hastalığı vardır.
- Onlar yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar.
- Onlar Allah’ın dini ve kullarıyla alay eder, onları hafife alırlar.
- Onlar yeryüzünde azgınlık eder ve hidâyeti satıp karşılığında delâleti alırlar.
- Onlar sağır, dilsiz ve kördürler.
- Onlar ÅŸaÅŸkınlık içinde olup, Allah’a ibâdet etmekte tenbel olurlar.
- Onlar zina yapmaya düşkündürler. Onlar Allah’ı çok az anarlar.
- Onlar mü’minlerle kâfirler arasında gidip gelirler, ne bunlardan taraf, ne de onlardan taraf görünürler.
- Onlar yalan yere ve batıl olarak Allah’ın ismiyle çokça yemin ederler.
- Onlar yalancıdırlar.
- Onlar aşırı derecede korkaktırlar.
- Onlar dini bilmez ve dinden anlamazlar.
- Onlar çok cimridirler.
- Onlar Rabb Teâlâ’ya ve ahiret gününe inanmazlar.
- Onlar devamlı mü’minlere zarar vermeye çalışır ve mü’minlere, gevÅŸemeleri, çözülmeleri ve aralarına çeÅŸitli  fitnelerin girmesi için nasihat etmeye yeltenirler.!!!!!!!!
- Onlar hiçbir zaman Allah’ın dininin galip gelmesini istemezler.
- Onlar hakkı yoketmek ve ortadan kaldırmak için durmadan çalışırlar.
- Onlar, mü’minlere bir hayrın isabet etmesi ve mü’minlerin zafer kazanmasına son derece üzülürler.!!!
- Onlar, mü’minlerin başına gelen mihnet ve belâlardan dolayı sevinirler.!!!!!Vay!
- Onlar, mü’minlerin başına musibet, felâket ve yenilgilerin gelmesini gözetlerler.!!!!
- Onlar Allah’ın rızası için O’nun yolunda infâk etmeyi sevmezler.
- Onlar, mü’minlerde olmayan bâzı vasıflarla onlara iftira eder ve böylece onları kötülemeye, lekelemeye çalışırlar.
- Onlar Allah yolunda tasadduk edenleri ayıplarlar; az verenleri az verdikleri için ayıplar, çok verenleri de riyakâr olmak ve insanların övgüsüne mahzar olmayı istemekle ayıplarlar.!!!!
- Onlar dünyanın kulları / kökleridir; eğer kendilerine dünyalık verilse razı olurlar, verilmediği takdirde de   kızarlar.!!!

- Onların tek maksatları yaratılmışları razı etmek olup, âlemlerin Rabb’ini razı etmeye hiç çalışmazlar.!!!
- Onlar mü’minlerle dalga geçerler.!!!
- Onlar, Rasûlüllah’tan geri kalıp cihada gitmemekle sevinirler.
- Onlar Allah’ın yolunda cihad etmekten ve edilmesinden hoÅŸlanmazlar.
- Onlar çeÅŸitli hilelerle Allah’ın farz kıldığı ÅŸeyleri iptal etmeye ve onlardan kurtulmaya çalışırlar.
- Onlar Allah ve Rasûlü’ne itaat etmemeyi arzularlar ve bunu isterler.
- Onların kalpleri mühürlenmiÅŸ olup, hakk’ı düşünemezler.!!!
- Onlar, yapmaya güç yetirdikleri halde Allah’ın kendilerine farz kıldığı ÅŸeyleri terk ederler.
- Onlar, insanlar arasında Allah adına en çok yemin edenler olup, bunu, Müslümanların kendilerine karşı              gelmesinden korunmak için kalkan edinirler. İşte bir münafığın en temel ve olmazsa olmaz vasfı budur.
- Onlar, Ademoğulları arasında en pis ve en rezil varlıklardır.
- Onlar fasıktırlar. Allah ve Rasûlü’nün emirlerine baÄŸlı kalmazlar.
- Onlar mü’minler için zararlı mahluklar olup, devamlı onları bölüp parçalamaya çalışırlar.
- Onlar, mü’minlere, Allah’a ve Rasûlü’ne savaÅŸ açan herkesi barındırır ve onlara yardımcı olurlar.
- Onlar mü’minlere zahiren benzemeye çalışır ve amellerinde onlara taklit ederler ki, böylece onlara zarar vermeye    ve onların birliklerini bozmaya yol bulsunlar!!!
  İşte münafıkların hiç deÄŸiÅŸmeyen bir sıfatı…
- Onlar, Allah’ı ve Rasûlü’nü inkâr etmekle kendilerini fitneye düşürmüşlerdir.
- Onlar, kötü akıbet ve felaketlerin Müslümanların başına gelmesini gözetlerler.
  İşte münafıkların hiçbir zaman deÄŸiÅŸmeyen bir özelliÄŸi…
- Onlar din hakkında şüpheye düşmüş, onu tasdik etmemişlerdir.
- Onları batıl istekler ve şeytan aldatmıştır.
- Onlar, bedeni yönden insanların en güzelleri olup, görünüşleri bakanların, konuÅŸmaları da dinleyenlerin nazar’ı  dikkatlerini celbeder. Ancak beden ve sözlerinin dışında duvara dayandırılmış bir odundan baÅŸka bir ÅŸey   göremezsin.
- İman yok…
- Anlayış / fıkıh yok…
- İlim yok…
- Sadâkat / samimiyet yok…
- Sadece nazar-ı dikkati celbeden bir elbise giydirilmiş bir odun..
  Bunun dışında hiçbir ÅŸey deÄŸiller…
- Onlar, kendilerine tevbe ve istiÄŸfar etmeleri teklif edildiÄŸinde kabul etmez ve buna ihtiyaçlarının olmadığını iddia   ederler. Ya kendilerinde bulunan “zındıklık” ve “cehl-î mürekkeb” onları bundan ve tüm tâatlerden ihtiyaçsız  bırakmakta - ki bir çok zındığın durumu böyledir - veya kendilerini bunlara davet edenleri küçümseyip basite   almakta ve bundan dolayı onların davetlerini kabul etmemektedirler.
- Onlar Allah’ın âyetlerini ve Rasûlü’nü eÄŸlence konusu edip, bunlarla alay ederler.
- Onlar  suçludurlar.
- Onlar münkeri emreder, ma’rufu yasaklarlar.
- Onlar Allah’ın razı olacağı yollarda mallarını infâk etmezler.!!!!!
- Onlar Allah’ı hatırlamaz ve zikretmezler. Onlar mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinirler.!!!
- Şeytan onları tamamen kontrolüne almış ve onlara hâkim olmuştur.
- Åžeytan onlara galip gelip, Allah’ı anmayı / hatırlamayı onlara unutturmuÅŸtur. Böylece onlarda Allah’ı çok az     anarlar / hatırlarlar.
- Onlar şeytanın taraftarları / askerleridir.
- Onlar, Allah ve Rasûlü’ne düşmanlık edenleri sever, onlara dost olurlar.
- Onlar, mü’minlerin zorluk ve sıkıntıya düşmesini arzularlar.!!!!!!Vah vah!
- Onların mü’minlere olan buÄŸz ve nefretleri, ağızlarından taÅŸmakta ve dil sürçmelerinden anlaşılmaktadır.(Dikkat edersen hemen anlarsın)
- Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri sadece ağızlarıyla söylerler.!!!
  Rasûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın onlara ait olduÄŸunu belirttiÄŸi bâzı sıfatları da ÅŸunlardır:
- Konuşurken yalan söylerler.
- Emânete ihanet ederler.
- Verdikleri sözde durmazlar. Sözlerini bozarlar.
- Tartışırken aşırıya gider ve karşılarında bulunan kimseyi altetmek için yalan söyler, bağırıp çağırırlar.
- Va’dettiklerini yerine getirmezler.
- Namazı en son vaktine kadar geciktirirler. Namazı hemen hızlıca kalarlar.
- Cemaatle namaza gelmezler. Onlara en ağır gelen namazlar, sabah ve yatsı namazlarıdır.!!!
 Yine Allah Teâlâ’nın onlara ait olduÄŸunu beyân ettiÄŸi bâzı sıfatları ÅŸunlardır:
- Onlar, mü’minler için hayır dilemekte cimrilik yaparlar.!!!
- Onlar, korkulacak bir durum (savaş gibi) oldu mu korkuya kapılırlar.
- Korkulacak ÅŸey ortadan kalkar ve güvenli bir ortam oluÅŸursa, bu seferde keskin dilleriyle mü’minleri incitirler.
- Mü’minlere karşı dilleri en keskin olan insanlar onlardır.!!!!
  Nitekim şöyle denmiştir:
  Bize karşı cahillik, düşmanlarınıza karşı korkaklık ha:
  Cahillik ve korkaklık, ne kötü iki haslet!—————!!!!
  Hiç şüphesiz ki korku onlarında onların kalplerinde gizledikleri açığa çıkar.!!!!

 Güven ortamında ise, kesinlikle bunları gizli tutarlar ve bu çirkinlikleri gizli kalır. Müslümanlar için korkulacak bir  durum oluştu mu, bunların kalplerinde bulunan akrepler hemen ortaya çıkar ve gizli bulunan bütün çirkinlikleri  zuhur eder.

 -Onların dilleri çok tatlı, fakat kalpleri çok sert ve acıdır.!!!
- Onlar, insanlar arasında sözleriyle hareketleri en çok çelişenlerdir.
- Hiçbir zaman onlarda dini iyi bilmek / anlamak ve güzel bir yaşayış / ahlak bir arada bulunmaz.
- Her zaman onların hareketleri sözlerini, içleri dışlarını yalanlar ve gizli halleriyle zâhîrî davranışları birbiriyle  çatışır.
- Hiçbir hususta gerçek bir mü’min onlara güvenmez; Çünkü onlar, hak veya batılla, doÄŸru veya yalanla her iÅŸin bir çıkış yolunu hazırlamışlardır.
Böylece kendileriyle beraber yapılacak olan her türlü iÅŸten kurtulma bahaneleri hazırdır. Zâten bundan dolayı kendilerine münafık ismi verilmiÅŸtir. Bu isim, jerbon denen hayvanın yuvasının ismi olan “nafîkâ”dan alınmıştır. Bu hayvan yuvası için bir çok çıkış deliÄŸi / kapısı yapar, hangi delikten yakalanmaya çalışılsa, diÄŸerinden kaçar böylece onu yakalamaya çalışan kimse, tek bir delikten hiçbir zaman onu yakalayamaz. İşte münafığa karşı senin hâlin, suyu kabzetmeye çalışan kimsenin durumu gibidir; hiçbir tarafından onu tutman mümkün olmaz.
- Münafıkların en bariz bir özellikleri de çabuk renk deÄŸiÅŸtirmeleri, hâlden hâle girmeleri ve hiçbir zaman tek bir hâl üzere sebat etmemeleridir. Bazen sen hayret eder derecede onu dindar, ibâdet ehli, salih ameller yapar ve sadâkak / samimiyet üzere görürsün; bir de bakarsın ki bunların tam zıddını yapmaktadır. Hem de sanki bu kötülüklerden baÅŸka hiçbir ÅŸey bilmemiÅŸ ve görmemişçesine…
Hiç şüphesiz ki insanların en çok renkten renge girenleri, hâlden hâle girenleri ve bir hâk üzere sebat etmeyenleri onlardır. Onlar gece leş gibi uyurlar, gündüz boyunca da dünyaları için çalışırlar. Ahireti ise hiç düşünmezler.
- Onların en bârîz özelliklerinden biri de tartışma ve çekiÅŸme esnasında sen onları Kur’ân ve sünnete baÅŸvurmaya davet ettiÄŸin zaman, onlar bunu kabul etmez ve tâğutlarına gidip muhakeme olmak için seni davet ederler.
Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
” (Ey Muhammed), sana indirilen (Kur’ân)’a ve senden önce indirilen (kitaplar)a inandıklarını (sözde) iddia edenleri görmedin mi? Kendilerine inkâr (ve red) etmeleri emredildiÄŸi halde yine de taÄŸutta (Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenlerde) mahkeme olmak isterler. Åžeytan da onları (böylece hidâyetten) uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister. Onlara: “Haydi (hakem olarak) Allah’ın indirdiÄŸi (Kur’ân-ı Kerimi) ne ve Rasûlü’ne gelin” dendiÄŸi zaman, münafıkların senden büsbütün uzaklaÅŸtıklarını görürsün. Elleriyle yaptıkları (kötülükler) yüzünden kendilerine bir felâket geldiÄŸi vakit: “Biz iyilik etmek ve uzlaÅŸtırmaktan baÅŸka (bir ÅŸey) istemedik” diye nasıl da Allah’a yemin ederek sana gelirler. Onlar, kalplerinde olan (yalan) ı Allah’ın bildiÄŸi kimselerdir. Onlara aldırma, yine de onlara öğüt ver ve kendileri hakkında tesirli söz söyle.” (Nisa, 60-63)
- Onların bir diÄŸer sıfatı da ÅŸudur: Onlar, insanların akıl ve görüşleriyle Rasûlüllah’ın getirdiklerine karşı koyarlar. Dolayısıyla onlar hem Rasûlüllah’ın getirdiklerinden yüz çevirmiÅŸler, hem de onun getirdiklerine karşı koymaktadırlar. Onlar iddia ederler ki, hidâyet / doÄŸru yol insanların akıl ve görüşlerinde olup, Rasûl’ün getirdiklerinde deÄŸildir. Åžayet onlar sadece onun getirdiklerinden yüz çevirseler ve baÅŸka bir ÅŸeyi onunla deÄŸiÅŸselerdi, yine de münafık olurlardı. Peki bununla beraber onun getirdiklerine karşı koyup, hidâyetin ondan elde edilemeyeceÄŸini iddia ederlerse nasıl olur!?
-Onların belirgin özelliklerinden biri de ÅŸudur: Onlar hakkı gizlerler ve hak ehlinin kafalarını karıştırmaya çalışırlar. Onlar hak ehline kendi ilâçlarından vermek isterler. Hak ehli olanlar iyiliÄŸi emredip kötülüğü nehyettikleri ve Allah’a davet ettikleri zaman, hemen onları yeryüzünde fitne ve fesat çıkarmakla itham ederler. Halbuki Allah’da, Rasûlü’de ve mü’minlerde biliyorlar ki yeryüzünde fitne ve fesat çıkaranlar onların ta kendileridirler.
Rasûllerin vârisleri, onları Allah’ın kitab’ına ve Rasûlüllah’ın sünnetin - saf ve bütün ÅŸaibelerden arınmış olarak - davet ettikleri zaman; hemen onları bid’at ehli ve sapık diye itham ederler.
- Onlar hak ehlini dünya hususunda zahit, ahirete rağbetli ve Allah ile Rasûlüne itaatkâr gördükleri zaman, hemen onları kötü ahlak, aldanmışlık ve imkansız bir şeyle meşgul olmakla itham ederler.

Elhâsıl:
Müslümanlar arasında onlar, saf altın paralar arasında bulunan karışımlı, sahte paralardır ki, insanların çoğunluğunun yanında - sarrafçılıktan anlamadıkları için - bunlar revaçta olur. Ancak insanlardan basiretli sarraflar bunların hâlini bilebilirler ki, onlar da çok azdırlar.
Hiç şüphesiz ki dinler için bu tip insanlardan daha zararlı hiç kimse yoktur. Dinleri bozanlar da bunlardan baÅŸkası deÄŸildir. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ Kur’ân’ı kerimde bunların durumunu açıklığa kavuÅŸturmuÅŸ, sıfatlarını iyice izah etmiÅŸ ve hâllerini beyân etmiÅŸtir. Onların ümmete çıkardıkları zorluklar ÅŸiddetli olduÄŸu ve ümmetin onlarla imtihanı büyük olduÄŸu için Allah Teâlâ tekrar tekrar onları zikretmiÅŸtir. Zira onlar ümmetin arasında bulunmakta ve ümmetin onları tanımaya, onlara benzemekten ve onlara kulak vermekten sakınmaya ÅŸiddetli bir ÅŸekilde ihtiyacı vardır.
- Onlar Allah’a seyr u sülük yapan nicelerinin hidâyet yollarını kesmiÅŸ, onları helak ve dalâlet yollarına sevketmiÅŸ, onlara çeÅŸitli vaadlerde bulunarak boÅŸ arzularla onları aldatmışlardır. Ancak onların vaat ettiÄŸ ÅŸey aldanmak olup, telkin ettikleri dileklerde veyl ve ölümdür.
- Onlar vasıtasıyla nice insan şeytan yolunda öldürülmüş, nicelerinin de iman ve takvaları çıkarılıp atılmıştır.
- Onlardan dolayı kimileri esir düşerek tüm kurtuluş umutlarını yitirmişlerdir.(Eyvah onlara)
- Kimileri de Allah’ı bırakıp kaçmış, baÅŸka ÅŸeylere yönelmiÅŸtir.
Heyhat! Kaçış zamanı deÄŸildir. Onlarla beraber olmak ayıp ve rezillik olup, onları sevmek Cebbar olan Allah’ın gazabının inmesine ve cehenneme girmeye sebep olur.
- Onların avcılarının köpekleri kimi yakalasa ve görüşlerinin pençeleri kime takılsa, ondan din ve iman elbiselerini parçalayıp çıkarırlar ve onun için belâ ve perişanlık elbiselerini dikerler. Artık o, mahrumiyet ve şakavet eteklerini yerlerde sürüyerek, gerisin geriye topukları üzere yürümeye başlar ve bunun ilerlemek olduğunu zanneder.
Allah’a yemin olsun ki onlar yol kesen eÅŸkiyalardır.
O halde ey saadet ehlinin makamlarına doğru yolculuk yapan kervan, onlardan son derece sakın ve kesinlikle bunu ihmal etme!
Zira onlar kasap olup, dilleri belâ ve musibet kesen keskin bıçaklardır. Dolayısıyla ey koyun sürüsü, onlardan son derece kaçın!
İşte gerçek düşmanlar onlardır, onların belâ ve musibetine uğramaktan sakının!
Hiç şüphesiz ki bizim onlarla birlikte yaşamamız kaçınılmazdır. Onlarla bir arada yaşamanın en büyük hastalık olmasına rağmen, bizim bundan başka bir çaremiz de yoktur.
- Onlar kendilerini, cehennemin kapısında duran ve ona davet eden cehennem dâvetçileri yaptılar; onların dâvetine icabet edenlere helak olsun!
- Onlar cehennemin etrafında, bütün süs ve çekiciliğiyle beraber ağlarını kurdular; onların ağlarının süs ve çekiciliğine aldananlara veyl / yazıklar olsun!
- Onlar aÄŸlarını kurdular… İplerini uzattılar… Ve çaÄŸrıcıları şöyle çağırdı:
“Ey koyunlar sürüsü, haydin helâka!
Haydin yok olup ziyana uÄŸramaya!”
Bütün koyunlar koÅŸuÅŸarak onlara doÄŸru yarışa girdiler ve onlarda koyunları sulamak için tatlı kaynaklara deÄŸil, azap havuzlarına götürdüler…
Onlar bu koyunları, helak ve belânın en büyüğüne sattılar. Ve onlara dediler ki:
“Haydin periÅŸan bir vaziyette bu alçalmışlık kapısından girin ve:
“Bizim günahlarımızı bağışla” demeyin; zira gün, bağışlanma günü deÄŸildir.”
Muhakkak ki hayret edilmesi gereken kişiler bunların ip ve ağlarına tutulan kişiler değil; onların tuzaklarından kurtulabilen kişilerdir. Bedbahtlığı kendisine galip gelmiş ve bunun için yaratılmış olan bir kişi, bunların tuzaklarından nasıl kurtulabilir ki?
İşte şüphesiz ki bu tabakayı oluÅŸturanlara, ancak Allah’ın kendilerini yerleÅŸtirmiÅŸ olduÄŸu periÅŸanlık ve alçalmışlık yurduna yerleÅŸtirilmeleri ve küfür ile inat ehlinin makamlarının en aÅŸağısına indirilmeleri yaraşır.
Muhakkak ki kulun iman ve marifet oranında, bu tabaka ehlinden olmaktan korkusu da artar. İşte bundan dolayıdır ki ümmetin önderleri ve öncüleri olan ashâb, bunlardan olmaktan yana kendi nefisleri hakkında şiddetli bir korkuya kapılırlardı.
    Ya,  Ashab kendi nefislerinde neden korkuyorlar? NİFAK tan Yani  İKİYÜZLÜLÜKTEN.Münafıklık öyle bir halki kurtuluşu iman ve marifeti sağlam olmakla olur.Varsa yazıda yanlış Allah sığınırım.VESSELAM.

MEVLANA’NIN HAYAT VE ÖLÜM ANLAYIÅžI

MEVLANA’DA ÖLÜM GERÇEĞİozkul-1sema.jpgTasavvufta varlık ve varlığın mertebeleri “devr nazariyesiâ€? ile açıklanmaktadır. “Devrâ€? varlığın latîf olan Allah katından kesâfetle yoÄŸunlaÅŸması ve zûhura gelmesi ile baÅŸlayan, tekrar mânevî yükseliÅŸ ile Allah’a dönmesi ÅŸeklinde gerçekleÅŸen oluÅŸun adıdır. Allah’tan varlığa, zuhûra doÄŸru geçiÅŸ nüzûl, varlık ve eÅŸyadan tekrar Hakk’a yükseliÅŸ urûc adı ile anılır. Biri iniÅŸi, diÄŸeri yükseliÅŸi temsil eden iki yarım dâire, tam bir dâireyi oluÅŸturur. Bu yüzden varlığın bu tür yorum tarzına “devrâ€? ya da “devriyeâ€? denmiÅŸtir. Yani her ÅŸeyin başı ve sonu Allah’tır. İnsanlar ve yaratıklar Allah’ın kendilerine tayin ettiÄŸi bir süre için görevlerini yerine getirmek üzere zuhûra gelirler ve ardından tekrar O’na dönerler.Mevlânâ’nın hayât ve ölüm anlayışı “devrâ€? nazariyesine göre mutlak varlıktan zuhûra geliÅŸ ve tekrar O’na dönüş ÅŸeklindedir. Bu yüzden onun anlayışında ölüm yokluk, tükeniÅŸ ve bitiÅŸ deÄŸil, aksine bu dünyada rûhun bedene mahkûm hapis hayâtının sona ermesi ve hürriyet ile gerçek Sevgiliye kavuÅŸmasıdır. Nitekim o Dîvân’ında şöyle der: “Benim ölüm günüm Sevgili’ye kavuÅŸma günümdür (ÅŸeb-i arûs), eÄŸlence ve mutluluk günümdür. O gün benim için çeÅŸitli nîmetleri yeme, ÅŸikâyetlerden kurtulma ve Allah’tan râzı olma günüdür.â€?1

Aslına bakılırsa bu dünyada insanları en çok korkutan şey ölümdür. Ölümün soğukluğu insanları ürkütmekte, ellerini kollarını bağlamakta ve hatta bazen insanlara hayâtı anlamsız göstermektedir. Bu durum ölümün zâhirine bakanlar içindir. Oysa ki işin özüne bakıp bâtını görenlere göre ölüm, Allah’tan gelen rûhun yine O’na yükselmesidir. Çünkü insan rûhu bedende olduğu sürece geldiği ve döneceği âleme göre zindandadır. Nasıl zindanda olan insan hapishânenin yıkılmasından incinmez ve yıkanlara: “bu binayı niye yıkıyorsunuz?� diye karşı çıkmazsa, aynı şekilde insan da ölümle beden mülkünün vîrân olmasından incinmez, aksine sevinir. Nitekim Mevlânâ şöyle der: “Sen yaşıyorum sanırsın. Aslında beden zindanında mahbûssun. Zindandan kurtulur, beden kuyusundan çıkabilirsen Yûsuf gibi Mısır’a sultan olursun.�2

Aslında bu dünya her ne kadar var gibi görünse de önü ve sonu yokluk olduğuna göre, yok hükmündedir. Bu sebeple insana yakışan sonsuzluk âlemine kanat açmaktır. Ölüm insanoğlunun dünyaya gelişiyle birlikte başlamaktadır. Her an insanın bir cüz’ü ölüm halindedir. İnsan her an can vermede; canından bir miktarı yokluğa göndermededir. Allah’ın “Muhyî�/dirilten ve “Mümît�/öldüren sıfatları sürekli tecellî hâlindedir. Bu sıfatların gereği olarak da insanda her an on binlerce hücre ölmekte ve on binlerce hücre yeniden yaratılmaktadır. Ancak bu olma ve yok olma o kadar hızlı gerçekleşmektedir ki biz hayâtı devam ediyor zannediyoruz. Nitekim ucunda ateş bulunan bir çubuğu hızla çevirdiğimiz zaman ışıktan oluşan bir dâire görürüz. Aslında ortada dâire yoktur, bu bir algı yanılmasıdır. Hayât da böyledir. Bir tarafta hızlı bir oluş, öbür tarafta hızlı bir yok oluş. Bütün bunlar bizi, “hayat devam ediyor� algı yanılmasına sevk etmektedir.

Bize ölüm gibi görünen hakîkatte ölümsüzlüktür. Bu dünyada maddî rızkın kesilmesi ya da azalması, öteki dünyanın rızkının artmasına vesîleyse ne güzel! İnsanlara soğuk ve korkutucu gelen ölümün dış görünüşü, can vermenin şeklidir. Yoksa ölümün iç yüzü diriliktir, yaşayıştır. Görünüşte her ne kadar bir tükenme gibi algılansa da hakîkatte ölüm, hayât ve ebedî hayâta geçiştir. Mevlânâ’ya göre insanların zorlandığı alan, dünya ilgileridir. İnsanlar dünyaya, ebediymiş gibi, ne kadar dört elle sarılırsa ölüm o kadar zorlaşır.

Herkesin ölümü kendi rengindedir. Allah’a kavuştuğunu düşünmeden ölümden nefret edenler, ölümü düşman gibi görür. Ölüme dost olanlarsa onu candan bir dost olarak karşılarlar. Ölümü Yûsuf gibi görenle kurt gibi gören arasında elbette fark vardır. Ölümü Yûsuf gibi gören, canını fedâya hazırdır. Ama gözüne ölüm kurt gibi görünen, ölümle karşılaşınca sapıtır, yolunu şaşırır, hattâ yoldan çıkar. Aslında ölümü bir ayna gibi görmek lazımdır. Nasıl ayna güzeli güzel, çirkini çirkin, beyazı beyaz, zenciyi siyah gösterirse, ölüm aynası da insanlara gerçek kimlik ve kişiliklerini gösterir.3 Ölümü bilen ve ölümden sonrasına hazırlananın gözünde ölüm sıcak bir dosttur, Mevlânâ’nın ifâdesiyle şeb-i arûs, yani Sevgili’ye kavuşmadır. Çünkü nazarında ölüm hakîkat kapısının açılmasına sebep olana âdetâ “haydi çabuk ol!� denir. Ama ölümü ölüm olarak görenler ondan kaçar. Ölümü haşir ve dirilme olarak görenler ise ölüme ve Sevgili’ye koşar.

Mevlânâ, hayatın fânîliğini, ölümün ebediyete açılan boyutunu İbrahim (a.s.) gibi ülü’l-azm peygamberler ile Hz. Hamza gibi şehîd sahâbîlerden örnekler vererek anlatır: Nerede bir Halil İbrahim ki, mağaradan çıkıp da yıldıza, aya, güneşe; “Bu benim Rabbim!� demişken, onların battığını görünce kendine gelerek; “Ben batanları sevmem; nerede kâinatı yaratan Allah?� desin ve kâdir-i mutlak olanı bulsun.4 Ya da Hz. Hamza gibi: “Ben genç iken, ölümü bu dünyaya veda etmek gibi görürdüm. Ama Hz. Muhammed’in hidâyet nûru sâyesinde dünya esâretinden kurtuldum. Ölüme ve rabbime gülerek gidiyorum� diyebilsin.5

Ölüm konusunda Mevlânâ dünya gerçeklerinden uzak, ham hayal peşinde değildir. Ölümün dehşetini bir vâkıa olarak görmekte ve şunları söylemektedir: “Ölüme doğru kim isteyerek gider? Ejderhanın önüne kim çıplak çıkar?� Ölümün dehşeti, ona hazırlıksız yakalanmaktadır. Gecelerini ibâdetle geçirenler, Hak korkusuyla uyumayanlar, ölüm zamanı gelince korkusuz rahatça ölürler. Böylesi Hakk âşıklarının ölüm sırasında gönül gözleri açılır da öteleri; gayb âlemini görürler.

Mevlânâ’ya göre ölüm korkusundan kurtuluş reçetesi: “Hz. Muhammed’in nûru sâyesinde fânî dünyaya bağlanmamak ve ona boyun eğmemektir.� Böylece ölümün korkunçluğu zâil olur. Çünkü böyleleri gerçek hayatını ölümünde görür. Dünyada kalmayı yerinden, yurdundan ayrı kalma olarak değerlendirir. Bu dünyada bulunuş bir ayrılık olduğundandır ki biri ölünce: “Hiç şüphe yok ki, biz Allah’a âidiz, yine dönüp O’na varanlarız.�6 diye ilticâ edilmektedir.

Bu mânâya göre gerçek sevgili; tek olan, benzeri bulunmayandır. Bu dünyaya geliş O’ndandır, gidiş O’nadır. O’ndan geldik, O’na gideceğiz. İnsan O’nu bulunca, başkasını beklemez. O hem apaçık / zâhir meydandadır, hem de bâtındır / gizlidir, görünmez.7 Artık anlamak gerek ki insan bedenden ibaret değildir. İnsan bedenin ötesinde Allah ile yaşamaktadır. Bu gerçeği kavrayan ölümden niye kaçsın ve korksun? Aksine insan O’ndan ayrı düşmenin ıstırabıyla acı acı feryâd etmeli, yanıp yakılmalıdır. Böyle bir halde Allah aşkıyla gözlerden dökülen yaşları, halk göz yaşı sansa da onlar inci mesâbesindedir.

Ölümden korkulmaz, çünkü ölümle insan şu kirli topraktan kurtulmakta, göklere ve ötelere yükselmektedir. Yine ölüm sâyesinde insan, ruhlar âleminden bu dünyaya geliş rövanşını, daha doğrusu gerçek âlemine doğru ikinci bir doğumu yaşamaktadır.8 İnsanoğlu bu âlem için süreli bir kandil yakmıştır. Bu yüzden insanoğlu ömür kandili sönmeden aklını başına almalı, fitilini düzeltmeli, yağını koymalı;9 yâni gönül kandilini uyandırmalıdır. Gönül kandilinin ışığı, ölüm karanlıklarını da, küfür karanlıklarını da ışıtır, yollarını aydınlatır, insanı Hakk’a götürür.

  ozkul-foto-15.jpg            Ölümden korkanlar âşık olmayanlardır. Onlar ömürlerinin uzaması için mühlet isterlerken âşıklar bir an önce ölümle O’na kavuşmak dilerler. Çünkü âşıklar ölmez.10 Onların mezârı âriflerin gönülleridir.11 Vesselam ne güzel söylemiş Hz. Mevlana. Onu anlayana ve onunla aşkı bulana.

Yaşarken kefeni giyenlere,ölmeden önçe ölenlere ne mutlu , ne mutlu ki Allah korkusunu ve sevgisini kalplerinde yaşayanlara.İslamı din, Müslamanı kardeş bilenlere.

Düzenleyen;  Hacı Özkul Ongan

Dipnotlar: 1) Şefik Can, Dîvân-ı Kebîr Seçmeler, I, 144. 2) Şefik Can, Mesnevî Tercümesi, c. V, s. 141, dipnot: 184. 3) Mesnevî, c. III, b. 3437-3438. 4) Mesnevî, c. II, b. 3063 vd. 5) Mesnevî, c. III, b. 3428-3430. 6) el-Bakara, 2/156. 7) Mesnevî, c. III, b. 1417-1418. 8) Dîvân-ı Kebîr Seçmeler, I, 457. 9) Mesnevî, c. II, b. 1263. 10) Dîvân-ı Kebîr Seçmeler, I, 331. 11) Dîvân-ı Kebîr S

ELİF

       elif.jpg      ELİF

Elif ilk, elif tek, başı yok, sonu yok…

Elif umut dünyası, gönül kavgası, sevda dermanı….

Elif hecesiz, harflerin en güzeli…

İsimlerin sultanı……

Sonsuzluğa açılan kapı….

Sonzuzluğun bitiminden, başlangıcından bir çizgi….

Uzattıkça artan sevgi, gönül bağı, bitiminde ise baştan başlayış

Bir o kadar da uzatılmayacak, kararlı tek….

Elif Elif, gülün dalı bülbülün duası, dermanı…

Bülbülün sevdası gül imiş; dermanı ise gülün dalı,

gülün dalı ise Elif  miş…

Bülbül kırık kanadı, gagasında sevdası,

yani gülü, diyar, diyar gezermiş Kırıkmış kanadı ,

çünkü aşık güle Aşkı ise destan dillere

Dermanı ise, saklıymış tek hecede,

yani Elif’te Bülbüle sormuşlar bir vakit

Nedir sırrındaki hikaye Bülbül demiş sevdam güldür

Sevdamın dermanı ise Elif

Elif ise gülümün dalıdır

Sevdasız ben, dermansız ise sevdam olmaz

Ben gülsüz gül ise dalsız kalır mı

Dalın adı Elif, Elif sırda sinem, sır bende derman

Dermanın adı ondan Elif demiş

Sevdaya derman, dermana ise ben gerek

           &

Elif olmak zordur…

Çünkü elif olmak;

Yuvarlak bir dünyada dik durmanın,

Dik ve önde,

Belki acıyla

Ama, vazgeçmeden durmanın,

Dünya ne kadar dönerse dönsün

OlduÄŸu yerde kalmanın adıdır elif olmak…

Kaç silah varsa elife çevrilir!

Elif hep olduÄŸu yerdedir…

Silahlar patladığında ilk vurulan eliftir!

Zordur elif olmak…

Elif olmak hep vurulmaktır!

Elif olmak yalnızca elif olmaktır…

Ne B, ne T, ne S

Elif…

Yalnızca elif…

Elif demeden hiçbir şey denilemez.

Ben elif dedim

Artık her ÅŸeyi söyleyebilirim…

Mevlana

                                Bir Damla Gözyaşında Saklı Can

                                Bir Damla Gözyaşı Can‘a Hayat Bulduran…

&

                                …Öyle Bir Benki BaÅŸtan AÅŸağı SEN..

                                                                                       

TESBİH ve TESBİHİN DÜNÜ BUGÜNÜ

TESBİH

Tesbih, Arapça “Sübhaâ€? kökünden gelmekte olup, “Sübhânâllah diyerek Hak teâlâ hazretlerini teziye ve takdis etme, Namazdan sonra veya vird çekmek veya sayıyı saymak için hazırlanmış taneler dizisiâ€? olarak tarif edilmektedir. Bir baÅŸka açıklamada ise, “Sübhânâllah kelimesini söyleyerek Allah’a saygı gösterme ve ululamaâ€?  ÅŸeklindedir.

Tesbihin hem Müslümanlar, hem de onlardan daha önce Brahmanlar tarafından kullanıldığına dair görüşler ileri sürülmektedir. Bir baÅŸka yaklaşım da, XI. yüzyılda manastırlarda dua edilirken tesbihe benzer ÅŸeylerin kullanıldığıdır. Ancak, bu görüşlerin tutarlılığı ve elde edilen neticelerin bugünkü mânada kullanılan tesbihle mukayesesinin yapılması kesin sonuçları ortaya koymamaktadır. Bununla beraber tesbihin genellikle namazdan sonra kullanılması âdet olduÄŸu için, İslâmın baÅŸlangıcınâ kadar götürmek mantıkî olsa bile, bu fikrimizi teyid edecek bir delil henüz mevcut deÄŸildir. Buna raÄŸmen, “bugünkü ÅŸekliyle tesbih âletinin Hind’den garbî Asya’ya kadar gelmiÅŸ olduÄŸu bir vak’a olarakâ€? ortaya konmaktadır.

Bütün bu fikirlere raÄŸmen, tesbihin İslâm âleminde kullanılmasıyla, İslâm âleminin dışında kullanılması arasında büyük farklar vardır. Öncelikle İslâm âleminde bir ibadet vasıtası olarak yerini alan tesbih, İslâmlıkla doÄŸrudan bir ibadet vasıtası olmamakla beraber, çok deÄŸiÅŸikler ve farklılıklar arzeder. Bu deÄŸiÅŸiklik hem ÅŸekilde, hem de kullanımda kendisini gösterir. Zira. İslâm’da tesbihin belli ÅŸekil ve sayıları olmakta birlikte, onun dışında böyle bir sınırlama söz konusu deÄŸildir. İslâm âlemindeki tesbihler, genellikle 33 ve 99′ludur. 99′lu olanlarda, her 33 tanenin arasına takılan ve bunları bir birinden ayıran taneye “nişâneâ€?, iki ipin ucunu bir araya getiren uzunca yassı taneye de imâme denir. Aynı zamanda, bu imâmenin tepesine takılan mercimek büyüklüğündeki, ipliÄŸe takılan nişâneye benzer, fakat deliÄŸi ikili olan parçaya da “tepecikâ€? adı verilir.

Tesbih hakkında İslâm âlimlerinin görüşleri deÄŸiÅŸiklik gösterir. Bunlar­dan en mantıklı ve kabul edilebilir açıklamayı, büyük İslâm âlimi Elmalı Ham­di Yazır yapmıştır. Ona göre “Tesbih, Allah tealâyı Cenab-ı Akdesini lâyık olmayan ÅŸaibelerden gerek itikaden, gerek kavlen ve gerek kalben tesbih et­mek ve uzak tutmaktır… Tesbih, esasen balığın suda, kuÅŸun ve atın havada, yıldızın feleklerde hızla yürümek manasıyla sabahtân tef’il olduÄŸu için çok yüzdürmek manasının d~âzımı olarak çok uzaklaÅŸtırmak veya paklıkta, temiz­likte çok ileri götürmek manasında alınarak ~tenzihte tanınmış ve bilinmiÅŸtir. Ragıp der ki, tesbih, Allah Tealayı tenzihliktir. Bunun asli da. ibadette süratle gidiÅŸtir. Kullar ahlakı `pak etsin gibi ser hakkında kullanıldığı gibi tesbihte fil’i hayra tahsis edilmiÅŸtir ve tesbih, gerek kavl ve gerek fiil ve gerek niyet ibadederin hepsine de ıtlak olunur.â€? 

Yeri gelmiÅŸken, batılı bazı bilginlerin ileri sürdüğü gibi, Müslümanlarca tesbihin Hindistan’dan alındığı görüşü gücünü kaybetmiÅŸtir. Çünkü, Müslümanların H. IV. yüzyılda Hindistan’a girdikleri, fakat Hindistan’ın 2. yüzyıl­da mevcudiyeti göz önüne alındığında bu görüşün zayıflığı ortaya çıkmaktadır.

Tesbihle alakalı olarak, deÄŸiÅŸik Hâdisler de rivayet edilmiÅŸtir. Bu Ha­disler arasından ÅŸunları zikretmek mümkündür : “Sa’d b. Abî Vakkastan naklen… Sa’d b. Abî Vakkas, bir kadını görmeye giden Altah’ın elçisine refakat etti, kadın önüne koymuÅŸ olduÄŸu çekirdekler veya küçük taÅŸlar vasıtasıyla kendi tenzih ve senâ ibârelerini sayıyordu. Peygamber ona: Sana daha kolay ve daha faydalı olanı söyleyeyim mi? Yeryüzünde yaratmış olduÄŸu unsurların sayısınca “Subhânâllahûâ€?; gökte yaratmış olduÄŸu kadar “Subhânâllaûâ€?, yaratacağı ÅŸey kadar “Subhânâllahûâ€? ve aynı sekilde “Allah ekberâ€?, “el - ham­duli’llahi ve la havle ve lâ kuvvete illâ bi’llahâ€? de demiÅŸtir. 

Yukarıda ifade edilen Hadis bir başka Hadisle şu şekilde açıkılanmaktadır : “Resulullah önünde tesbih ederken kullanılâ.n dört bin çekirdek oldiı­ğu halde, içcri girdi, kendisine; “Onları tesbih ve senâ sözlerini tekrar ederken kullanıyorum� dedim. O da : “Sana daha büyük bir sayıyı öğreteceğim dedi. Yaratmış olduğu unsurların sayısınca “Subhânâllahû� de dedi. 

Bir baÅŸka rivayette de, Resulullah’ın Medineli kadınlara “tesbih tahlil ve takdisi iÅŸ edininiz ve bunları parmaklarınız ile sayınız, zirâ parmaklar he­sap vermek zorunda kalacaklardır.â€? ÅŸeklindedir.

Görülüyor ki, naklettiÄŸimiz hadisler de, tesbih kullanımının Müslümanlar için bir ihtiyaç olduÄŸu görüşünü teyit etmektedir. Nitekim Kur’an’da tesbih keli­mesinin birçok âyette deÄŸiÅŸik çekimlerini görmek de mümkündür. Ayrıca. “Subhânâllahâ€? da âyetlerde geçmektedir. Bunlara bir örnek olması bakımından, içinde tesbih kelimesi geçen ve bu mânâyı ifade eden ÅŸu ayetleri arz ermek mümkündür:

“Yerde ve gökte olan her ÅŸey Allah’ı tesbih ederâ€?  Bir baÅŸka âyet-i kerimede ise, “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih eder­ler. O’nu tesbih etmeyen hiç bir ÅŸey yoktur. Ancak siz onların tesbihlerini anlamazsınız.â€? Bu âyetleri destekleyen bir Hadis’te de, “Her kim günde yüz kere Sübhânâllahi ve bihamdih (Allah’ı tesbih ve onu hamd ederim) der­se o kimsenin günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile maÄŸfiret olunur.â€? Denmektedir.

“Tesbih çekmek”: baÅŸ ve işâret parmaklarının orta parmak üzerine yerleÅŸtirilen tesbihin tânelerini bileÄŸe doÄŸru hareket ettirmesiyle senkronize olarak AllÄ?h’ın Güzel İsimleri’nden birini hafî (içinden) ya da cehrî (sesli) olarak herbir tânede tekrarlamak anlamındadır.

Tesbihle ilgili olarak çeÅŸitli menkıbeler de ileri sürülmüştür. Bunlardan en yaygın olanı, Veysel Karânî’ye atfedilerek anlatılanıdır. Hadiseye göre, Vey­sel Karânî, Yemen’de Hz. Muhammed (S.A)’i bulmaya gelir. Ancak, ken­disini bulamayınca çok üzülür. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz’in Uhut Savaşı’nda kırılmış olan diÅŸini alır. Bu arada kendi diÅŸlerinin hepsini de çek­tirip bir ipe dizer. Böylece ilk tesbihin ortaya çıktığı varsayılır. Bundan ötürü Veysel Karanî tesbihcilerin piri sayılmaktadır.

Tesbih başta da belirttiğimiz gibi, ilk kullanımından günümüze kadar şeklen ve yapım olarak çok değişik merhaleler geçirmiştir. Tesbih yapımında çeşitli maddelerden faydalanılmıştır. Bunlar ana hatlarıyla iki gruba ayrılır: Birincisi, hammaddesi taş olanlar; ikincisi de ağaç olanlardır.

Tesbihin bir sanat eseri olarak ilk defa Türkler tarafından kullanıldığı görülmektedir. İstanbul’un tesbihce en zengin zamanı 16. asrın sonlarına isa­bet ettiÄŸi anlaşılıyor. Bu. devrede, İran’a Turan’a, Åžark’a, Garb’a tesbih ve­titirmiÅŸ, Türkiye’de herkesin elinle deÄŸilse bile cebinde bulunmuÅŸtur.

Tesbihlerin en güzelleri. Türkler tarafından bilhassa İstanbul’da yapılmıştır. Araplar ve İranlılar bununla pek meÅŸgul olmamışlardır. Arabistan’da yapılan tesbihler ise estetikten uzak ve sadedirler.

Türk - İslâm geleneğinde, tesbihlerin ku1lanıınlarına göre değişik adlarla anıldığı gözlenmektedir. Bunlar:

l. PadiÅŸah tesbihleri.

2. Vüzera tesbihleri.

3. Vükelâ tesbihleri,

4. Zengin tesbilhleri,

5. Fukara tesbihleri.

Bu arada tekkelerde bulunan 1000′lik ve 500′lük tesbihlerin içinden has­talar geçirilmek suretiyle tedavi edildiÄŸi bu tip tesbihlerin, fındık büyüklüğün­den, ceviz büyüklüğüne kadar alanları da mevcuttur. Bazı takkelerde bu 500′lik ve 1000′lik tesbihlerin içerisinde çok kıymetli olanları da bulunmak­tadır. Bunların imameleri, Mevlevî Sikkesi veya Bektaşî Tacı ÅŸeklinde ve ek­seriya öd aÄŸacından yapılmış olurdu.

Tesbihin yapılması, büyük bir dikkat istemektedir. Çünkü tesbih yapı­mında tanelerin hepsinin aynı boyda olması ve delinmesi gibi özellikler aran­maktadır. Değişik şekillerde yapılan tesbihler, başlıca şu adları almaktadır:

l. Yuvarlak.

2. Beyzî ,

3. Şalgâmî,

4. Armudî,

5. Yarım Beyzî,

6. Yassıca yuvarlak…

Taneleri çok küçük olanlarına da kadın tesbihi denmektedir.

Hammaddesi taş olan (Madeni ve hayvani olanlar dahil) şöyle sıralan­maktadır :

sahmaksut.jpg              3×5 mm ölçülerinde 99 luk olan resimde ki tesbih arap ülkelerinde serinlemek amacıyla kullanılan ÅŸahmaksut taÅŸlı olup yaz kış taÅŸ soÄŸuktur.

Akik, Amber, BaÄŸa (KaplumbaÄŸa kabuÄŸu), Cam, Lüle Taşı, Fil DiÅŸi, İnci, Kan Taşı. Kehribar. Mercan, Narçin, (Hindistan Cevizi’nden yapılır.) Necef, Firuze,Sedef, ÅžAH MAKSUT(tesbihin ÅŸahı),Sedef, YeÅŸim, Yıldız,Oltu(vücudun bütün elektriÄŸini alır) , Yüzsürü (Siyah Erzurum Taşı’na Gümüş kakma), Zergerdan (Gergedan boynuzundan)… gibi.

Ağaç tesbihler de şu cins ağaçlardan yapılmaktadır :

Abanuz, Demir Hindi, Düveydari, Fethipaşa, Gül Ağacı, Kelenbek, Ku­ka(en kıymetlisi Türk kukası,sütlü kahve rengi olur), Maverd, Nebik, Odağacı, Pelesenk, Sandal, Sırçalı Kuka, Yılan Ağacı ve Zeytin Ağacı. Son zamanlarda çeşitli yiyeceklerin çekirdeklerinden de tespih yapıldığı gözlenmektedir. Aynı zamanda fabrikasyon usulü, boncuk ve plastik maddelerden yapılmış tesbihlere de rastlamak mümkündür. Mümkünse fabrikasyon ve plastik tesbih kullanmayınız.Türkün Şanına yakışmaz çok ayıplanır.Bir tane olsun gerçeği olsun asla sahte plastik tesbih kullanmayın.

Tesbih yapımı ve teşbihçilik bahsini ayrı bir yazı ve incelemeye bıraka­rak, bu yazımızda bir nebze de olsa, tesbihin dünü ve bugünü. hakkında ay­rıntıya kaçmadan bilgi vermeye çatıştık.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, menÅŸei ne olursa olsun, tesbih İslâm ­âlemine mal olmuÅŸ ve Türkler tarafından bir sanat eseri olarak iÅŸlenmiÅŸ ve geliÅŸti­rilmiÅŸtir. Günümüzde ise, eskiden kullanımından farklı olarak; bir, zevk ve eÄŸlence aracı olarak kullanılmaktadır,yine de Allah’ın Öz  Kulları eksik olmayaçağı gibi Tesbih ile virdini yapanlar mukakkak olacaktır ve onlar oldukçada tesbih sufilerin elinden düşmeyecektir.Hatta zamanımızda bilge hanımlarında artık ellerinde ve çantalarında tesbih eksik olmuyor, ve bu onlara ayrı bir asalet veriyor tabi ki Has ve kıymetlisi olan tesbih kullanınça.Tâneleri kü-çük olan tesbihlere, halk arasında, “Zenne (ya da Kadın) Tesbihi” denir. 
 Her şeyin tekniği geliştiği gibi, tesbih­ciliğin de tekniği geliştiği için, bu işin yapımına kendisini adamış olanlar ya­vaş yavaş ortadan kalkmaya başlamışlardır. Şimdi Eskişehir, Erzurum ,mardin, İznik,İstanbul ve bilmediğim muhakkak güzel şehirlerin saklı kalmış maharetli tesbih ustaları vardır.­

Eskisi gibi tesbih ustaları kalmıyor hatta el yapımı tesbih yapım aparatlarıda kalmıyor.Bu yüzden, bu sanat eserinin hem millî, hem de dinî deÄŸerine sahip çı­kılarak gelecek nesillere müspet miras olarak bırakılmalıdır…………Vesselam.

Düzenleyen;  Hacı Özkul Ongan

                                                  

KANSER - ZEYTİNYAĞI KANSERE İYİ GELİYOR

  ZEYTİNYAĞI KANSERE İYİ GELİYOR
“(Sizin için) Tûr-i Sina’da yetişen bir ağaç yarattık ki, bu ağaç hem yağ ve hem de ekmeğinize katık edecekleri verir�(Mu’minun, 20)“Zeytinyağını yiyiniz ve onunla yağlanınız! Zira o, mübarek bir ağaçtan meydana gelmektedir.� (Hadis-i şerif)Dinimizde övgü ile tavsiye edilen az sayıdaki gıda maddelerimizden biri olan zeytinyağının kansere karşı da hem koruyucu, hem de tedavi edici özelliklerinin bulunduğunu anlatan, kendi başından da kanser vakası geçmiş bir uzman doktorun anlattıklarını istifadeniz için sunuyoruz.
ZEYTİNYAĞI mucizesi!
Egzoz gazları, fabrika bacalarının kustuÄŸu kanserojenler, içme sularımıza karışan sanayi atıkları, bir yandan da belediyelerin temizlemek için suya kattıkları klor, fast food gıdalardaki, hazır yiyeceklerdeki tehlikeli katkı maddelerine karşı elimizde iki silah var: EKMEĞİMİZ ve ZEYTİNYAÄžIMIZ Doktor İlhami Güneral, bugün dünyanın en önemli kanser ilacı olarak kabul edilen köpekbalığı kıkırdağının Küba’nın ihracat kalemleri arasında ilk sırada yer alışını gülümseyerek karşılıyor. Köpekbalığından çıkarılan squalene adlı madde sızma zeytinyağında bol miktarda bulunuyor. Günde 100 cl. Zeytinyağı tüketimi ile köpekbalığı kıkırdağından alınacak kadar squalene alınır… ülkemizde de bol miktarda bulunan, ancak ne yazık ki yeterince tüketmediÄŸimiz zeytinyağı birinci tartışma konumuzu oluÅŸturuyor.Bu konuÅŸma sırasında Dr. Güneral, Dr. Klinkhamer’in ÅŸu sözünü anımsamadan edemiyor: ‘Büyük ilaç firmaları, havucun ya da baklanın saÄŸlık yönünden deÄŸerini araÅŸtırmayı istemezler. Zira kendi ürünlerine büyük yatırımları vardır. Para musluÄŸu neredeyse, ilgi ve araÅŸtırma da o tarafta. Böylece anlaşılıyor ki, konvansiyonel tıbbın kanser problemini çözmesi olanaksızdır’ Köpekbalığı kıkırdağı yerine ZEYTİNYAÄžI Dr. Güneral, zeytinyağının da ABD’de unutturulmak istendiÄŸini anlatıyor. Biz de bir süre önce İzmir BüyükÅŸehir Belediyesi tarafından yayımlanan ‘Tarihten Günümüze İzmir Mutfağı’ adlı kitabımızda, zeytinyağının Akdeniz’in bir mucizesi olduÄŸunun altını çizdiÄŸimizi söylüyoruz. Gerçekten de, Akdeniz’de kalp krizleri ve kanser dünya ortalamalarının çok altındaydı. KonuÅŸmamızda hem fikir olduk ki, egzoz gazları, fabrika bacalarının kustuÄŸu kanserojen- ler, içme sularımıza karışan sanayi atıkları, bir yandan da belediyelerin temizlemek için suya kattıkları klor, fast food gıdalardaki, hazır yiyeceklerdeki tehlikeli katkı maddelerine karşı elimizde iki silah vardı: EkmeÄŸimiz ve zeytinyağımız… ikisine de çok iyi sahip çıkmalıydık. Bir süredir gazetelerde ilanlar çıkıyor, TV’lerde haberlerini izliyoruz. Köpekbalığı kıkırdağı AIDS ve kansere iyi gelmektedir, hatta önleyicidir. Doktor Güneral’e soruyoruz:- Köpekbalığı kıkırdağı gerçekten önleyici mi? - Evet önleyicidir. Köpek balığı karaciÄŸerinde bulunan Squalene maddesi tümörlerin yok edilmesinde yapıtaşı niteliÄŸindedir. Bu madde bazı böceklerde ve karıncalarda da vardır. Squalene kanser tedavisinde baÅŸarı ile kullanılmaktadır. En önemli üreticisi Küba’nın da önemli bir zenginlik kaynağıdır. Ancak unutmayınız ki bu maddenin en çok bulunduÄŸ madde ise bizim sızma, geleneksel yöntemlerle çıkarılmış zeytinyağıdır. Zeytinyağında yüzde 2 oranında Squalene bulunur. Günde en az 100 cl. Zeytinyağı tüketen bir kiÅŸi gerektiÄŸi kadar Squalene almış olur. Amerikan Tabipler BirliÄŸi’nin yayınladığı Archive of Internal Medicine Dergisi’nin 12 Ocak 1998 sayısında çıkan bir makale hayati bilgiler içeriyor. İsveç’teki Karolinska Enstitüsü’nden baÅŸta Dr. Alicya Wolk olmak üzere 8 bilim adamının yıllar süren 61.471 kadın üzerinde yaptıkları araÅŸtırma da ÅŸu çok önemli sonucu vermiÅŸtir: Zeytinyağı kanser riskini yüzde 50′ye yakın azaltmaktadır. Buna mukabil soya, mısır, ayçiçek yaÄŸları, hayvani yaÄŸlar ve margarinler kanser riskini yüzde 69 yükseltmektedir. O nedenle buÄŸday kadar önemli olan zeytinyağının tüketiminin artmasına çalışmamız gerekiyor.
Yüksek ateş tedavisi
İki yıl kadar önce Rusya’da bir grup hekimin kanserli hücreleri yüksek ateÅŸ tedavisiyle öldürdüğü iddia edilmiÅŸ, ancak baÅŸta Türkiye’deki ‘ortodoks’ hekimler tarafından bu iddia kabul görmemiÅŸti. Dr. ilhami Güneral ile yaptığımız söyleÅŸi de bu konuyu da gündeme getirdik. Güneral bu yöntemin de doÄŸru bir yöntem olduÄŸu kanısında, ancak sadece Ruslar’ın bildiÄŸi iddiasına katılmıyor. Bakın uzmanımız bu konuda neler diyor: -Bu iddialar doÄŸru mudur?-Kanser hücreleri 42 derecenin üzerindeki ısıya dayanmaz ve ölür. Bu, ta Mısırlılar zamanından beri bilinen ve tedavi maksadıyla uygulanan bir yöntemdir. Günümüzde bu uygulamalar daha bilimsel yöntemlerle, lokal olarak iyi odaklanmış, ultrason, mikro dalga ve radyo dalgalarıyla yapılır. Kanser kitlesi 42-44 C dereceye kadar ısıtılır ve böylece saÄŸlıklı komÅŸu dokulara zarar vermeden tümör kitlesi tahrip edilir. - Türkiye’de neden uygulanmıyor?- Bu kadar sade, böylesine etkili ve zararsız bir kanser tedavisi, ne yazık ki, ülkemiz onkologları tarafından ya bilinmediÄŸinden, ya da             İLAÇ FİRMALARINA SADAKATTEN   kanser hastalarına ulaÅŸamıyor. Yüksek ateÅŸ ÅŸokunun kanseri tedavi etmesi yanında, koruyucu niteliÄŸini de gösteren çok parlak bir örnek verelim: Bundan 50 yıl kadar önce Orta İtalya’da Pontine Bataklığı diye anılan ve adeta sıtma tarlası olan bir bölge vardı. 500 kilometrekarelik bir bölgede hemen herkes sıtma geçirmekte ve bu hastalığın sık sık nükseden yüksek ateÅŸ krizlerini yaÅŸamaktaydı. Fakat bu bölge yerlileri arasında hiçbir kanser olayı saptanmamıştı. Görüldüğü gibi yüksek ateÅŸ kanseri önleyici bir etken…
Dr. Güneral’dan kanserlilere tavsiyeler…(birazda benden)
1) Gün boyu, susadıkça, evde yapılmış fazla koyu olmayan sebze çorbaları ve taze sıkılmış sebze ve meyve suları içiniz. Bu vücudunuza gereken vitamin, mineral ve enzimleri depolar ve ayrıca vücudu toksinlerden temizler.

 2)Ne içmede ne de pişirmede asla klorlu olabilecek su kullanmayın. Özellikle pişirme sırasında klor yoğunluk kazanabileceğinden daha da tehlikeli olabilir.

3) Gıdalarınızı paslanmaz çelik ya da cam kaplarda pişirin. Az su kullanın. Düdüklü tencere, mikro dalga fırını ve alüminyum kap kullanmayın.

 4)Alkollü içki kullanmayın. Yoğun sigara dumanı olan yerlerden kaçın.

5) Rafine besinler ve muamele görmüş gıdaları kullanmayın. Yedikleriniz ne derecede doğal ve taze iseler o kadar yararlıdırlar.

6)Toksik maddelerle ilaçlanmış sebze ve meyveleri kullanmayın. Bahçeniz varsa bu ürünleri kendiniz yetiştirin.

 7) Tuzu azaltın ve iyotlu tuz kullanın.

8) Patates, kuru fasulye, fındık, yeÅŸil sebzeler gibi potasyum yönünden zengin gıdalar alın…

9) En az 8 saat uyuyun. Gündüz ara sıra dinlenin. Elinizden geldiğince hareketli olun.

10) Bitki çayları için, kekik, kuşburnu, ıhlamur, adaçayı gibi,

11) Beyaz ekmek yerine, çavdar, yulaf, kepek ekmeği ve bulgur kullanın. Esmer pirinç de tavsiye edilir.

12) Sadece koyun sütünden yapıldığına inandığınız peynir ve yoğurtları yiyin.

13) Taze meyve yerken, içerdiği şeker düzeyine göre elma, armut ve portakal gibi iri meyveler günde 3-4 tane, çilek, vişne; kiraz ve ahududu gibi meyveler 150/200 gram yenebilir. 14) Zeytinyağı kullanın.

15) Taze olarak beyaz etli derin su balıkları yiyin.

16) Kuzu eti ve ciÄŸeri yiyin.

17) Kavrulmamış kayısı çekirdeği yiyin

18) Bol bol ısırgan otu yiyin… Tohumunu balla karıştın, kendisini börek ya da salata ÅŸeklinde yiyin.

19) Acı biber dışındaki baharatları kullanabilirsiniz

 20)Çok fazla olmadan günde bir çorba kaşığı öğütülmüş çörek oyu kullanın

21) Eski  zeytinçi ve zeytin üzerine bilirkişi olmam sebebiyle diyebilirim ki Yeşil zeytini de tüketin ve Siyah zeytinin en makbulü ve sağlıklısı Bursa-İznik siyah zeytinidir.Bilen bilir gider zeytinini ve yağını yerinden alır İznik ten.

22) SoÄŸan ve sarımsağı da bol bol tüketin…yidikten sonra dışarı, elalemin arasına karışmayın.Bizi takmasan da Çemaatin en ön safında da durup imamıda rahatsız etmeyin.

23)- Kanseri önçeden tanıyın ne kadar çeşidi varsa. Sonra Huyunu bildikten sonra geçinmesi kolay oluyor, dost oluyor insan, hatta ölümüne beraber oluyorsunuz.Pes etmeyin en azından belli etmeyin.Unutmadan, sonradan şaşırmayın! nasılsa ölçez deyip vur patlasın çal oynasın yapmayın kolay ölünmüyor. bırak ölmüyorsun da iyileşiyorsun yaptığın eğlençe masrafıda boşa gidiyor  pişman oluyorsun. Aldığın ilaçlardan kaynaklanan enerjiyi başka yerde harça, mesela şınav çek.

24) Bol güneşli, dinlenik vüçut ve iç organlarınızın birbirleri ile barışık mutlu mutlu çok mutlu ömürler dileriz.Üst tarafları çiddiye alın, alt taraflar bizden ikramdır Saygılar Efendim.

Kaynak: Unuttum, bilmiyorum Kaydetmemişim.Yazıyı klavyede yazan ve biraz da yorum katan Özkul.

                                                                                                        Hacı    Özkul

 

 

İSTANBUL’UN FETHİ VE AYASOFYA ‘ NIN CAMİYE ÇEVRİLİŞİ

ozkul-foto-71.JPG             İstanbul’un Fethi Ve Ayasofya’nın Camiye Çevrilişi

 Müslümanların İstanbul’u fetih arzuları çok erken tarihlerde başlamış idi. Hicri 52, miladi 672 yılında Hz. Muhammed’in mihmandarı olan Ebu Eyyub el- Ensari ile ile başlayan fetih hareketi, ancak onuncusunda yani Fatih Sultan Mehmed’in Bizans’a giriştiği son hamle ile neticelenecek, İstanbul Müslüman ordularına, Osmanlı askerine kapılarını açacaktır[1]. Bir kısım kaynaklar Emevilerle Abbasiler’in H.34/655-H.169/785 tarihleri arasında İstanbul’a beş sefer düzenledikleri, Osmanlıların ise, İstanbul’u yedi kere muhasara ettikleri ve yedincisinde fethettikleri kayıtlıdır[2]. Fatih’in Ayasofya ile ilgili en eski vakfiyelerinden birinde “nice melikler bu işe el uzattılar. Her birinin zafere ulaşamadan geri döndükleri rivayet olunmaktadır. Kuvvet ve azamet sahibi eski sultanlar ve meliklerden 63 kişi bu beldeyi feth için çok miktarda asker topladılar. Muhkem ve büyük kuvvetlerle geldiler. Kuşatıp zorla ele geçirmek ve halkını esir etmek isteğiyle harb ettiler ise de ..verdikleri zayiatla birlikte geri çekildiler�. Kaydı ile vu konuya işaret edilir [3].
Son Bizans imparatorunun (XI. Konstantinos) ne cesareti, ne de enerjisi devleti yıkılmaktan kurtaramayacaktı. Fatih Sultan Mehmet, babası II. Murad’ın vefatından sonra (Şubat 1451) Bizans’ın son saatleri de yaklaşmış idi. Zira Bizans’a ait olan İstanbul, Osmanlı arazisinin tam kalbinde yer alıyor, Osmanlıların Anadolu ve Avrupa’daki topraklarını birbirinden ayırıyordu. Bu yabancı unsuru ortadan kaldırmak ve teşekkül etmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’na İstanbul ile sağlam bir devlet merkezi hediye etmek genç sultanın ilk hedefi idi. Tükenmez bir enerji ve büyük bir ihtiyat ve itina ile Bizans İmparatorluğu’nun başşehrinin fethi için hazırlandı. Boğaziçi’nde, şehrin hemen dibinde Rumeli Hisarı’nı inşa etti[4].
O devirde Bizans mezhep kavgaları ile meşgul idi. İstanbul’un sukut edeceği bilindiği halde, mezhep ihtilafı sönmemişti. Bizans Tarihi yazarı Dukas, söz konusu mücadele hakkında şu çarpıcı beyanlarda bulunuyor;
“Mezhep kavgaları da nihayet bulmadı. Salâhiyetli ruhanilerin bu hususta takındıkları tavır zikre değer. Mesela günahlarını itiraf için bunlara müracaat eden hristiyanları, daha evvel katolik papazlarından Hz. İsa’nın kanını ve cesedini temsil eden ekmek ve şarabı alıp almadıklarını, birleşme taraftarı bir papazın icra eylediği ruhani ayinde bulunup bulunmadıklarını soruyorlardı. Şayet böyle bir hal vaki olmuş ise, bu husustaki kilise kanunları şiddetli ve manevi cezası ağır idi. Adet olduğu üzere kilise kanunlarına uyarak mukaddes ekmek ve şarabı almağa hak kazanan kimse, birleşme taraftarı papazlara müracaat etmezse, onlar tarafından ağır manevi cezaya müstahak olurdu. Birleşme taraftarı papazlar Ortodoksluk taraftarı olan papazlar hakkında bunların papaz olmadıklarını, takdim ettikleri şeylerin sahih ve hakiki olmadıklarını söylüyorlardı. Ortodoks papazlar, bir cenazeye veya bir ölünün ruhunun istirahatı için yapılan ayine davet olunduğu zaman, bu merasimlerde birleşme taraftarı bir papaz görününce, Ortodoks papaz hemen ruhani elbisesini çıkarır ve yangından kaçar gibi oradan uzaklaşırdı. Büyük kilise (Ayasofya) şeytanların ilticagahı ve putperestlerin mabedi telakki ediliyordu. Nerede o mumlar, nerede o kandillerdeki yağlar ? Her şey zulmet içinde, hiç müteessir olmuyordu, mukaddes mâbed viran bir hal almıştı. Bu hal, şehir halkının dini hükümlere muhalefet ve tecavüzleri dolayısıyla, bir müddet sonra mâbedin düşeceği harap vaziyeti daha evvelden gösteriyordu. Genadios ise, hücresinde va’z ediyor ve birleşmeğe taraftar olanları tel’in ediyordu�
[5].
Dukas devamla diyor ki; Genadios her gün birleşme taraftarları aleyhine vaz etmekten ve yazılar yazmaktan geri kalmıyordu….Senatodan baş amiral büyük duka, Genadios ile hem fikirdi ve işbirliği yapıyorlardı. İstanbul’un aleyhine toplanmış olan sayısız Türk askerlerini gören halka hitaben bu büyük duka Latinler aleyhine şunları söylemeğe cesaret etti; İstanbul’un içinde Türk sarığını görmek, Latin serpuşunu görmekten daha iyidir[6]. Dukas’ın büyük duka dediği şahıs Bizans Devleti’nin en saygın kişilerinden Leon Notaras idi[7].
Ayasofya’ya mağara ve rafizilerin mezbahı adı veriliyor, içinde kiliselerin birleşmesi taraftarları olanlar tarafından ruhani ayin icra olunduğundan kirlenmemek için Dukas’a göre hiçbir Bizanslı bu mâbede girmiyordu[8].
Bizans, ahlaki bakımdan da tamamen çökmüştü. Bu durum karşısında İstanbul’un müdafaası doğudaki ticari menfaatlerini kaybetme korkusu içinde bulunan Latinlere bırakılmıştı.
Tahta çıkınca ilk işinin İstanbul’un fethi olacağı şayiası daha şehzadeliği zamanından beri duyulan Fatih tahta çıkınca Bizanslılar derin bir teessüre kapılmışlar, son Bizans imparatoru Konstantinos Dragasis, hristiyanlık namına Papa Beşinci Nicolas (Nikola)’dan imdat dilemiş, hatta asırlardır birbirine düşman olan İstanbul ve Roma kiliselerinin birleştirilmesine bile razı olmuştur. Batılı kaynaklarda göre papa İstanbul’a yardım kuvvetleri yerine iki mezhebi birleştirecek bir kardinalden başka bir şey göndermemiş olmakla tenkit edilir. Aslen Selanikli veyahut Moralı bir Rum olduğu rivayet edilen kardinal İsidore (İzidor) büyük bir gemiye iki yüz İtalyan askeri doldurarak İstanbul’a gelmiş, 30 Zilkade 856 /12 Ocak 1452 (12 Aralık 1452 bk Ostrogorsky, s. 523) günü Ayasofya kilisesinde imparatorla devlet erkanı da hazır bulunduğu halde büyük bir ayin yaparak Rum patriği Grigorios Mammas’la beraber Ortodoks ve Katolik mezheplerinin birleştirildiğini ilan etmiştir. Mezheplerine vatanlarından çok fazla bağlı olan Bizanslılar imparatorun bu faaliyetini küfür saymışlar ve İstanbul sokaklarında Türk sarığı görmeyi kardinal şapkası görmeye tercih ettiklerini konuşmaya başlamışlardır. Bizans imparatoru Avrupa katolikliğine gösterdiği fedakarlığın karşılığını görememiş, hemen hiçbir yardım alamamış, netice itibariyle kendi tebaası arasına bir tefrika sokmuş ya da mevcut olan bir tefrikayı alevlendirmiştir. İmparator bu buhran içinde yapabildiği tek şey surları onarmak, Adaları tahkim etmek ve şehre erzak yığmak olmuştur
[9].
Dukas’ın anlattıklarına bakılırsa, İstanbul’un fethinin yaklaştığını ve şehrin düşeceğini anlayan yerli halk, bütün kadın ve erkekler, rahip ve rahibeler Büyük Kilise’ye yani Ayasofya’ya sığınmışlar, iltica etmişlerdi. Bunun sebebi şu idi; Çok seneden beri şehir halkına bazı yalancı falcılar istikbalde şehrin Türklere teslim olunacağını, bu Türklerin askeri kuvvetle şehre gireceklerini, Bizanslıları keseceklerini ve Türklerin bu yürüyüşlerinin büyük Konstantin’in sütununa (Çemberlitaş) kadar varacağını, ondan sonra gökten bir meleğin elinde kılıç olarak ineceğini ve bu melek, sütunun yanında bulunacak olan ismi meçhul sadedil ve fakir bir adama imparatorluğu ve kılıcı vererek ona; Bu kılıcı al ve Allah’ın kavminin intikamını al diyeceğini, o zaman Türklerin geri gideceklerini, Bizanslıların bunları takip ve telef edeceklerini, bunların şehirden, garptan ve şark yerlerinden İran hudutlarında bulunan bir yere kadar kovulacaklarını söylüyorlardı. Bazı kimseler yukarıda bahsedilenlere inanarak bunların vaki olacağı kanaatiyle koşuyorlar ve başkalarını da koşmağa teşvik ediyorlardı. Bunların kanaati böyleydi ve bugün vuku bulmakta olan hadiseler, esasen çok seneden beri kafalarında yer etmişti. Yani Stavros (Çemberlitaş) sütununu geçecek olursak, gelecek felaketi atlatırız diyorlardı. İşte bu sebepten halk Ayasofya’ya sığınıyordu. Bir saat içinde o muazzam mâbed tamamıyla erkek ve kadınlarla dolmuş idi. Mâbedin alt ve üst katları, avluları ve her bir yeri sayısız halk tarafından işgal edilmişti. Mâbed dolduktan sonra, içerdekiler kapıları kapadılar; kurtuluşlarını mâbedin kerametinden bekliyorlardı[10].
İstanbul’un fethinden bir gün önce Ayasofya’da imparatorun, bütün devlet ve saray erkanının göz yaşlarıyla katıldığı büyük bir ayin yapılır. Bu Ayasofya’da yapılan son ayindir. Ayrıca sokaklardan papazların idare ettiği ayin alayları geçirilmiş, bütün halk bu alaylara katılmış, İstanbul’un içi “Kyrie eleison� yani Ya Rabbi bize merhamet et dualarıyla çınlamış, kadın ve çocukların vaveylaları içinde yoluna devam eden alay surlara kadar ilerleyerek Bizans’ın son tahkimatını takdis etmişlerdir. İmparator, Bizanslıları mukavemete teşvik eden son nutkunda Şarki Roma’nın uzun bir inhitat ahlaksızlığından sonra bu akıbete layık olduğunu belirten “eğer bu tavsiyelerime riayet edecek olursanız Allah’ın bize yolladığı haklı cezadan belki kurtuluruz� sözünü ifade etmiştir[11].
Türkler İstanbul’u zaptettikleri zaman (29 mayıs 1453) müdafaasız halk kiliseye sığınmıştı. Halk şu inancı taşıyordu; Türkler Büyük Konstantin sütununun yanına kadar geldiklerinde gökte bir melek zuhur edecek ve bunu gören Türkler bir daha dönmemek üzere Asya’da ki vatanlarına (İran sınırı) çekileceklerdi. Fakat Türkler gelmişler mabedin kapılarını açarak içeri girmişler ve orada korkudan birbiri üstüne yığılmış olan erkek ve kadınları esir etmişlerdir[12]. Burada cebren içeri girmek mecburiyetinde kalan Türk askerleri hiç kimsenin hayatına dokunmamış ve yalnız esir almakla yetinmişlerdir. Türk ordusu değil Ayasofya’ya sığınanları öldürmek, İstanbul’a girdiği vakit Fernand Grenard’ın ifadesiyle yalnız silahla mukavemet gösterenleri ve vaziyetleri şüpheli görülenleri öldürmüşler, mütebakisini esir etmişlerdir. Bizans Rumları katliama maruz kalmamıştır[13]. Hayrullah Efendi tarihinde “şehir içine girildikten başka imparatorun ölümü haberi duyulunca asker ve halktan bir çoğu Venedik gemilerine binip kaçmak için Samatya, Ahırkapı ve Kadırga Limanı taraflarına koştuklarından diğer taraflarda az kimse kalmıştı. Bundan başka ahalinin çoğu kiliselere kapandığından çok can kaybı olmadığını, bir çoğunun da savaş esiri olarak sağ yakalandıklarından iki bin kişiden fazla insanın ölmediğini..� belirtir[14].
Kapılarını kırıp Ayasofya’ya giren Fatih’in askerlerinin yaptıklarını abartılı bir şekilde anlatan Dukas, mâbedin içinde hiçbir şey bırakmadılar der[15]. Daha sonra Hammer, Lamartine, Kont Segür, Dimitri Kantemir ve benzeri Avrupa tarihçileri ve yazarları da taassuba dayanan, gerçek dışı saldırılarda bulunmuşlar, okuyucularını yanıltmışlardır[16]. Ayasofya da dahil sanat ve kültür eserlerini tahrip edenler Türkler değil, bir kısım batılı kaynakların da teslim ettiği gibi, Türklerden iki buçuk asır önce İstanbul’u Bizanslılardan zaptetmiş olan Avrupa Haçlılarıdır. Şurası unutulmamalıdır ki, Osmanlılar Ayasofya’nın çan kulesini bile yıkmamışlardır[17]. 1847-1849 yılları arasında gerçekleşen tamirde İsviçreli mimarlar Bizans devri mozayiklerinin hâlâ çok iyi durumda olduğunu görmüşlerdi. Eğer Türkler tahripkar davransaydı mozayiklerden eser bile kalmazdı[18]. Rus müelliflerinden Uspenski sanat ve kültür eserlerine karşı Müslüman Türklerin 1204 Haçlılarından bin kat insaflı ve insanca davranmış olduklarını söyler. Bir çok batılı tarihçi de Müslümanların Kudüs’e girdiklerinde orada ki Hristiyanlara, kendilerini İsa’nın askerleri sayan İstanbul’u talan eden bu adamlardan daha bir insanca davrandıklarını yazarlar. Ortaçağda yaşamış Fransız tarihçi Villehardouin 1204 Haçlı yağmasını “Dünya yaratıldı yaratılalı bir kentten bu kadar çok ganimet kazanılmamıştır� diye anlatır. Zaten harap ve perişan bir halde olan İstanbul’u alan Fatih, derhal imar faaliyetlerine başlamıştır. Türk fethi Bizansı yıkmış ama İstanbul’u kurtarmıştır[19]. Tarih-i Ebu’l-Feth yazarı Tursun Bey eserinde İstanbul daru’l-eman oldu, Fatih Ayasofya’ya geldiğinde “bu binay-ı hasînün tevabi ve levahıkın harab u yebab gördi� der ve Ayasofya’yı ve surları onardığını belirtir[20].
Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet adlı eserinde 1204 yılındaki Latin yağmasına değinirken barbarlarınkinden çok daha korkunç katliâma ve yağmaya giriştiklerini, yüzyıllardır biriktirilen defineler, hazineler yağmalandığını; kiliseler, manastırlar, evler, soyulup soğana çevrildiğini; Ayasofya’nın tamamen soyulup boşaltıldığını; kutsal vazolar içki kadehleri olarak kullanıldığını, mihrabı yaktıklarını, kilisede değer taşıyan ne varsa parça parça edip aralarında paylaştıklarını, aldıkları bu değerli eşyayı yüklemek için atlarını ve katırlarını kilisenin içine kadar getridiklerini, hayvanlar gibi davranıp bütün kadın ve kızların, rahibelerin ırzına geçtiklerini belirtir[21].
Sadece Ayasofya’da bile her asırda bir Türk eseri buluyoruz. Her devirde camiiye bir Türk eseri katılmıştır. MüştemilatÄ